Tam bir ‘Yalnızlar rıhtımı’ yönetmeni olan Alexander Payne, yine o yakıcı üslubunu, bakışını, melankolik havasını, dıştan ilk bakışta hemen sevilmeyen ama içten pırıl pırıl kalplere ve duyarlılıklara sahip karakterlerle ördüğü dünyasını yeniden inşa ettiği bir hikâye bulmuş. Girişte konusunu özetlediğim son filmi ‘Geride Kalanlar’la (The Holdovers) yine yüreğimize seslenmiş. En muhteşem yapıtı olan ‘Sideways’de (2004) başrolünü emanet ettiği Paul Giamatti’yle yollarını yıllar sonra yeniden keşistirmiş. Bu yapımda Payne kariyerinde ikinci kez kendisinin kaleme almadığı bir senaryoyu (David Hemingson yazmış) çekmiş. Öykünün üç temel direğinden tarih öğretmeni Paul tipik bir Payne karakteri. Kendi doğrularından emin, hafif kibirli, dışlanmış, kendi ahlaki çizgisinde tutarlı bir öğretmen. Zengin çocuklarının okulunda görev yapıyor ve onları bir nebze ‘cahillikten’ kurtarmak için mücadele ediyor. Öğrenci Angus ise zeki ve Paul için çetin ceviz. Noel’de annesinin yanında olmayı hayal ederken onun üvey babasıyla Karayipler’de olduğunu ve bir anlamda istenmediğini anlıyor. Zaten kapanmayan ve kapanmayacak gibi görünen bir acısı var; babasının yokluğu… Mutfağın hâkimi Mary ise çok yakın bir zaman önce Barton’dan mezun olan oğlu Curtis’i Vietnam cehenneminde kaybetmiştir ve bu onsuz geçireceği ilk Noel’dir… Bu hüzünlü dinamikler çerçevesinde kurulan üçgende ruhen yaralı kalpler arasındaki mesafeler kısa zamanda azalır. Hoş Paul’le Angus arasındaki didişme ve zıtlaşma hiç bitmez ama kalplerindeki katı bölgeler giderek daha yumuşak sulara kendini teslim eder. Okuldan taşıp Boston’a yapılan geziyle de birlikte şefkate, ilgiye, sevgiye muhtaç bu üç insan yalnızlıklıklarını birlikte kalabalığa dönüştürür.