Ama altı yıl sonraki bu ilk filmi beni hiç doyurmadı. İlk başlarda belli bir merakla izlediysem de bir süre sonra tahammül bile edemedim! Bu fütürist satir -daha çok Türkçe konuşursak bilim-kurgusal fantezi- bu sözüm ona ezeli yaşam ve ölüm kavgası; kahramanları dünyamızı terk edip uzayda kurtuluş aramaya sevk eden, onlara “Ölmek nasıl bir şey?” diye sorduran tuhaf film... Hele hele ana kişisi Mickey’i tam 17 kez yaşamla ölüm arasında gidip gelmeye yönelten, kimi zamansa ikişer, hatta üçer Mickey olarak yan yana, hatta karşı karşıya getiren ukala çaba. Tüm bunlar bana hitap etmedi. İçerdiği seks ögesi bile doğrusu çekici değildi.
Bu fantastik masal, bu Çoğullar veya Harcanabilirler diye tasnif edilen hayal kahramanları, işin içine garip ve ürkünç hayvancıkları da karıştıran bu saçmalığın zirvesi, sonuç olarak bana Kore’nin bizden uzaklığının aynı zamanda bir kültür uçurumunu temsil ettiği hissini getirdi. İlginç bir kadro oluşturan kimi isimler de bu duyguyu yenemiyor, ne yazık ki... Mickey’i (yani birçok Mickey’i!) canlandıran Robert Pattinson, aslında gayet iyi. En azından bu süper-egzotik hikâyenin içinde rahatça dolaşıyor. Kore kültürünü bir ölçüde temsil eden hafif çekik gözlüler de öyle... Ama ayrıca iki büyük oyuncunun, Kenneth Marshall ve karısını oynayan Mark Ruffalo- Toni Colette gibi çok ünlü ve de özlediğimiz varlıkları da filmin abartı dozu içinde kaynayıp gidiyorlar.