Hafızalarda iz bırakanlar...
Mehdi Idir ve Grand Corps Malade’ın ortak imzalarını taşıyan ‘Aznavour’ (Monsieur Aznavour) yukarıdaki özetten de anlaşılacağı gibi ünlü Fransız şarkıcı ve söz yazarı Charles Aznavour’un hayat hikâyesinde dolaşan bir yapım. Malum, müzisyenlerin öyküleri sıkça perdeye taşınıyor. ABD cephesinde ‘Walk the Line’dan (Johnny Cash) ‘Ray’e (Ray Charles), ‘Elvis’ten (Elvis Presley) ‘A Complete Unknown’a (Bob Dylan), ‘Bird’den (Charlie Parker) ‘I Wanna Dance With Somebody’ye (Whitney Houston), ‘The Doors’tan (Jim Morrison) ‘What’s Love Got to Do With It’e (Tina Turner); Britanya cephesinde ‘Nowhere Boy’dan (John Lennon) ‘Bohemian Rhapsody’ye (Freddy Mercury), ‘Rocketman’den (Elton John) ‘Back to Black’e (Amy Winehouse), klasikçiler cephesinde bir başyapıt olan ‘Amadeus’tan (Mozart) ‘Immortel Beloved’a (Beethoven), ‘The Music Lovers’tan (Çaykovski) ‘Shine’a (David Helfgott) vs. her biri hafızalarda iz bırakmış yapıtlardı. Bizde de ‘Müslüm’, ‘Dilberay’, ‘Bergen’, ‘Cem Karaca’nın Gözyaşları’, ‘Murat Göğebakan: Kalbim Yaralı’ ve ‘Barış Akarsu-Merhaba’ son dönemde çekilen yapımlar olarak öne çıkıyor. Fransız sineması cephesindeyse en etkileyici adım kuşkusuz bizde ‘Kaldırım Serçesi’ adıyla gösterime giren ‘La Môme’du. Başrolünde Marion Cotillard’ı izlediğimiz Olivier Dahan’ın 2007 tarihli çalışması Edith Piaf’ı anlatıyordu. Ben Fransa kanadında kendi yetişme dönemimin şarkıcısı Dalida’nın hikâyesini nakleden ‘Dalida’yı da severim.🙄
Biyografik çabalar her daim iki ana tercih arasında gidip gelirken eleştiri oklarını da bu yüzden üzerlerine çekerler:
Ya ele alınan gerçek karakterin hayatının tüm evrelerine odaklanılır ve bu yüzden ortaya çıkan yapıt yüzeysel bulunur. Ya da perdeye taşınan portrenin bir dönemi yansıtılır ve bu kez de ‘Niye bazı bölümler eksik kalmış; anlatılmamış’ türünden bir yaklaşımla karşımıza çıkan film beğenilmez. ‘Aznavour’un tercihi ilk seçenek olmuş. Sanatçının hayatı genel bir parantezde sinemaya taşınmış. Paris’teki çocukluk günleri, gençliği ve müzisyen olma çabaları, savaş zamanı Nazilerin peşine düştüğü kişileri evlerinde konuk etmeleri, aşkı ve ilk evliliği, ailesi, ablası Aïda’yla müziğe olan yatkınlıkları, Pierre Roche ile tanıştıktan sonra adım adım şöhrete uzanması, Edith Piaf’ın himayesine girmesinin ardından eşini ve yeni doğmuş kızını ihmal etmesi, ABD’ye, oradan da Kanada’ya (Montreal’e) geçmesi ve nihayetinde Piaf’a başkaldırarak kendi yolunu, ruhunu bulması ve tüm bu süreçte kırdığı, döktüğü insanlar...😏