Çünkü burada mesele sadece çok yaratıcı olmak değil, o yaratıcılığı herkesin anlayabileceği, hissedebileceği bir dile çevirebilmek. Yani mutfakta kendi hikâyeni anlatmaya devam ederken misafirinin hikâyesine de küçük bir yer açabilmek. Herkes fine dining deneyimi yaşamak istemeyebilir; ama iyi yapılmış, karakterli bir yemeği herkes sever. Pantheon’un menüsünde tam bu dengeyi gördüm; stilini koruyarak ustalıkla sadeleştirilmiş tabaklar.
Menü ilk bakışta çok temel ve sade gibi durabilir; tanıdık isimler, konforlu malzemeler... Ama her tabakta ince ince işlenmiş detaylar kendini belli ediyor. Bazen rafine bir sos, bazense her lokmada saygı duyacağınız kadar iyi pişirilmiş bir etle damağınızı gülümsetmeyi beceriyorlar.
Başlangıçlar paylaşımlık olarak irice porsiyonlarda hazırlanmış. Carpaccio tataki tekniğiyle yorumlanmış, yani tam olarak çiğ değil de etin dışı hafif pişip ortası çiğ kalacak şekilde bırakılmış. Üzerinde trüflü aioli sosu, parmesan ve rokayla servis ediliyor. Salatalardan özellikle iki tanesi günün herhangi bir saatinde ve her gün yesem bıkmayacağım türde. İlki, ceasar aioli sos ve sucuk tozuyla hazırlanan ızgara Yedikule marulu, diğeriyse yabanmersini vinaigrette sos, kaju ve narenciyeyle harmanlanan ‘bloody kale’ yani kale yeşillikleri salatası.
Yine ortaya paylaşımlık olarak söyleyebileceğiniz ara sıcaklardan dikkatimi çekenler şöyle: Paprika aioli ile sunulan Japon yakitori (tavuk kalçadan yapılıyor, marinasyonda bekletiliyor), mavi kuyruk karides tempura ve hardallı patates püresiyle servis edilen merguez sosis. Aslında yazının başında anlatmak istediğim tam da buydu. Farklı damak tatlarına hitap eden, belki ilk bakışta sıradan görünse de önünüze geldiğinde teknik detaylarla dolu olduğunu göreceğiniz tabaklar. Makarna ve risotto’lar bölümü de yine bu denge gözetilerek hazırlanmış.