Eric’in mutfağı, sadece teknik ustalık değil, aynı zamanda duygusal bir derinlik de taşıyor. Her tabak, onun geçmişi, yaşadığı acılar ve bulduğu aşkın izleriyle şekilleniyor. Noma’da çalıştığı yıllar ona ülkenin en iyi tedarikçilerini tanıma fırsatı vermiş. Eric elinin altındaki malzemeleri iyi biliyor, istisnasız en iyi ürünleri üstelik de günlük olarak temin ediyor. Pesketaryen bir restoran olduğu için sadece balık ve deniz mahsulleri servis ediyor. Hayranı olduğu Japon mutfağını da dozunda dokunuşlarla tabaklarına yansıtıyor, tabii ki İskandinav sadeliğinde.
Geçen haftaki bu son gidişim yeni yayın döneminde başlayacak olan ‘Dünyanın En İyi Şefleri’ adlı televizyon programım içindi. Tina ve Eric’le dolu dolu iki gün geçirdik ve onları çok daha yakından tanıma fırsatım oldu. O kadar çok konuştuk, o kadar çok soru sordum ki... Beni en etkileyenlerden biri, onu hangi tabağının temsil ettiğine ilişkin sorduğum soruya Eric’in verdiği yanıttı. “Hani çatlak bir kâse içinde sunduğum kerevit bulyon tabağı vardı, hatırlıyor musun? O kâsenin çatlaklığı benim geçmişim, hazırlığı çok uzun ve zorlu bir süreç olan kerevit bulyon şu ana kadar geçirdiğim çetin mücadele, tabağın sadeliği ve etkileyici lezzetiyse parlayan geleceğimiz” diye müthiş duygusal bir anlatımla cevapladı beni.