30 SENEDE NELER DEĞİŞTİ
30 sene önce, Tom Cruise bu misyon koşusuna ilk başladığında düşmanlar daha elle tutulabilir, motivasyonlar daha anlaşılabilirdi; savaşın tarafları da daha netti. Ama, dile kolay, 30 sene. Şöyle anlatayım: 30 sene önce serinin ilk ve hala en iyi filmi olan “Mission: Impossible”ı sinemada görmek için yaz tatilinde ABD’ye gitmiş ve herkesten önce izlemenin ayrıcalığına ulaşmıştım. İstanbul Hilton’un gazete bayiinde çalışan bir arkadaşım sayesinde, ödünç alarak Premier dergisinde Cruise’la yapılan röportajı okumuş ve kendimden geçmiştim.
Filmlerin dünyayla aynı anda vizyona girmediği ama sinema dergilerinin hala olduğu bir yıllardı. 1996’da ABD’de ortalama sinema bileti 4.5 dolar civarındaydı, hatta vizyon tarihi biraz geçmiş olanları bir dolara bile izlemek mümkündü. Neredeyse vizyondaki her filmi izlerdim. Üniversite her Cuma derse giderken yol ikiye ayılır, bir tarafı okula bir tarafı sinemaya çıkardı ve ben her seferinde sinemaya giderdim. O dersin hocasını bir kere bile görmedim.
Brian De Palma’nın çektiği ilk “M:I” filminin süresi iki saatten biraz daha kısa. Başlıyor ve filmin finalinin geçtiği Londra-Paris arasındaki hızlı tren gibi hızlanıyor, hiç durmuyor. Bam diye bitiyor.
Bir yanıyla da prestij sinemasının örneğiydi. Köklerinin sinema tarihinde olduğunu gizlemiyor, kendisine bu külliyatta yer açıyordu. Premier dergisindeki o yazıdan hatırlıyorum, Tom Cruise bu filme başlarken “Mission: Impossible”ın kendi “Midway”i olmasını istemiş—1976 tarihli İkinci Dünya Savaşı destanı. Aynı filmin en ikonik soygun sahnesi de bir başka Hollywood klasiğinden, bazı sahneleri benim o Premier dergisini aldığım otelde geçen, “Topkapı”dan uyarlama. Bu sefer Saray’dan elmas değil, CIA’in ajanlarının olduğu liste “disket” olarak çalınıyordu. Evet, 30 sene önce çoğumuz türlü disket ve disket sürücüler kullanıyorduk.
Serinin 30 sene sonraki son ve adından da anlaşılacağı gibi final bölümü üç saatten biraz kısa. New York’ta bir sinemada ilk seanslardan biri 25 dolara izledim ve film boyunca birkaç kez önümde telefonuyla oynayan bir başkası yüzünden dikkatim dağıldı.
Bu 25 dolara “recliner” denilen yatak koltuklar dahil. Daha fazla yer kapladığı için sinema salonlarında artık daha az insan ortak tecrübe yaşıyor. Bu yüzden günümüzde sinema neredeyse salonda bile bireysel bir tecrübeye dönmüş durumda. Tıpkı evdeki gibi yayılıyoruz, bir şeyler atıştırıp telefonumuzla oynarken arada da “ekrana” bakıyoruz. Dijital projeksiyon standart olduğu için perde de evdeki ekranlardan farklı değil; nerede eskinin o filmdeki sigara yanıkları, çizgileri. Filmlerle ilgili yargıları sinema yazarları veya dergiler değil, sosyal medyada kendisini eleştirmen zannedenler belirliyor.
30 senede bir tek Tom Cruise değişmedi. Yıllar—ve plastik cerrahlar—ona çok iyi geldi. Vücudu 62 yaşındaki bir adamın değil 30 sene önceki Tom Cruise’un adeta. İlk kez bu filmde çok kısa koşuyor. Alınan yaşların yükünü dizler taşır derken bütün enerjisini kollarına sakladığını anlıyoruz: bazen tek eliyle tutunduğu uçak uçağın üzerinde yapmadığı akrobasi kalmıyor.🫢