‘Rushmore’, ‘Tenenbaum Ailesi’ (The Royal Tenenbaums), ‘Suda Yaşam’ (The Life Aquatic with Steve Zissou), ‘The Darjeeling Limited’ ve de özellikle ‘The Grand Budapest Hotel’ gibi yapıtlarıyla birçok sinemaseverin gönlüne taht kuran, kimi eleştirmenlere göre de ‘dâhi’ kabul edilen
(ki benim için bu tür unvanların ve methiyelerin çok uzağındaydı) Wes Anderson oturmuş tarzı ve dünyasıyla filmler çekmeyi sürdürüyor elbet. Lakin özellikle yanda konusunu özetlediğim son filmi ‘Fenike Planı’yla (The Phoenician Scheme) birlikte önceki iki çalışması ‘Fransız Postası’yla (The French Dispatch) ‘Asteroit Şehir’ (Asteroid City) göz önüne alındığında artık iyiden iyiye kendini tekrarladığını, çocuksu dünyasının eski ışıltısını kaybettiğini ve tükendiğini görmek mümkün (tabii ki bence).
‘Fenike Planı’ üç ana karakterin eşliğinde ilerlerken Korda’nın yeni kaynak tahsisi için soyunduğu çabalarda karşımıza acemi Prens Farouk, basketbol sevdalısı iki kardeş Leland ve Reagan, eğlence sektöründen Marsilyalı Bob, nakliyeci Marty gibi profiller çıkıyor. Sonradan da devreye kuzen Hilda ve üvey kardeşi Nubar giriyor. Bütün bu toplam içinde Wes Anderson, senaryosunu Roman Coppola’yla yazdığı son adımında her zamanki gibi çizgi dışı karakterler geçidini sürdürüyor. Lakin bu durum komedisi anlar ya da öyküye ait unsurların tuhaf diyalogları sakince yansıtma halleri Anderson sinemasında bence giderek yorucu ve sıkıcı bir hale dönüştü. İşin kötüsü de yönetmen bu tabloya çare bulamıyor. ‘Fenike Planı’ özelinde Korda ölümle yüz yüze geldiği her durumda paralel bir evrene (rüyalar âlemi) uzanıyor ve siyah-beyaz görüntüler eşliğinde Tanrı ve melekler olduğunu sandığımız bir ‘öte dünya’ atmosferi içinde geziniyor. Burada kötücül işinsanı hesaba çekiliyor ama her seferinde hayata geri dönüyor. Söylemek istediğim; bu türden kaçışlar ve hınzırlıklar filmi kurtaramıyor.