FİLM SENARYOSU GİBİ
Yılmaz Güney’in yurtdışında kaçışını en ince detayına kadar planlayan ve uygulayanların başında geliyor Canan Gerede. Paris’te ‘Afrique Asie dergisinin sahibi Simon Malley’in “Benim için bir şey yapmanı istiyorum. Cezaevinde yatan bir yönetmeniniz var, adı Yılmaz Güney. Onunla söyleşi yapmanı istiyorum” demesiyle başlıyor her şey.
Röportaj için gittiği Toptaşı Cezaevi’nde birlikte çalışmayı teklif ediyor Yılmaz Güney kendisine. Güney Film’de başlayan mesaisi karşılıklı güven ilişkisinin sonucunda Güney’in yurtdışına çıkarılmasını da kapsıyor.
Bir cezaevi ziyaretinde yurtdışına kaçışında kendisine yardım etmesini istiyor Gerede’den. Bayram günü ailesiyle görüşmeye çıktığında başlayacak planı kısaca şöyle anlatıyor:
“Kaçışı denizden planlamıştım. Ben Yılmaz Güney ile buluşulacak yeri söyledim. Antalya’da Olimpos Hotel. Elia Kazan ile orada konaklamıştık. Yunan adalarına çok yakındı. Sakindi. Bir yabancı bulacaktık ve ona kırmızı bir kalemin yarısını verecektik. Kalemin yarısı Yılmaz Güney’de olacaktı. Bu bir işaretti. Otelde Yılmaz Güney’e kalemi verdiğinde, ertesi sabah harekete geçeceklerdi. Fatoş, küçük Yılmaz ve Yılmaz Güney deniz kenarında piknik yapacaklardı. Yatta Donat, Edi Hubschmid ve kaptan Joel onları bekliyor olacaktı. Yılmaz Güney denize dalıp yata yüzecekti. Fatoş ve küçük Yılmaz İstanbul’a dönüp oradan Zürih’e uçacaklardı. Elif ise pasaportunu bekliyordu. Yunanistan’a vardıklarında, Donat ve Yılmaz Güney, sahte kimlikle uçağa binip Marsilya’ya uçacaklardı.
O dönem Melina Mercouri Yunanistan’ın kültür bakanıydı. Edi ve Nihat Behram, Melina’ya gidip Yılmaz’ın durumunu açıkladı. Melina Mercouri, Jacques Lange ve Mitterrand ile temasa geçti ve Fransa Yılmaz Güney’i koruma altına almayı kabul etti. Zürih’e döndüğümüzde herkes üstüne düşen vazifeyi yaptı.”
Gezileri sırasında Elia Kazan’a McCarthy soruşturmalarında kurulan komiteye ifade vermesi ve burada kimi arkadaşlarını ihbar etmesini de sorar Canan Gerede. Bir sigara yakıp uzunca bir süre sustuktan sonra bunun nedenini şöyle anlatır:
“Kimse anlayamaz bu duyguyu. Ben önce Türk, sonra Rum’um. Ailem kaç nesil boyunca büyük haksızlıklar ve güçlüklerle karşı karşıya kaldı. Amerika’ya göç etmek için büyük mücadele verdiler. Ben 12 yaşımda gelebildim Amerika’ya. Bana devlet her türlü imkânı sağladı. Devlet imkânlarıyla en iyi okullarda okudum ve adam oldum. Beni Elia Kazan yaptılar. İçimdeki hırsı alevlendirdiler. Çok çalıştım ve neticesini aldım. Başka hiçbir ülke sana bu imkânı sağlamaz. Hayalini gerçekleştirebiliyorsun Amerika’da. Kendimi borçlu hissettim. Ben komünizme inanmıyorum ve bu son hareketlerle etrafın fena karıştığını gördüm. Gidişat iyi değildi. Evet, bütün tanıdıklarımı ele verdim. Buna mecburdum. Sonrasında ben de işsiz kaldım, nefretle karşılaştım. Her şeyin bir bedeli var.”