YARIN NE YİYECEĞİMİZİN HESABINI YAPARDIK
- Bu güzellik nereden Nevra Hanım, annenizden mi?
- Annem çok güzel kadındı. Biz kardeşimle onun yarısı bile olamamışız. Çok da iyi kalpliydi. Ama biraz pasifti. Biz çocukken “Niye benim çocuklarımı bahçeden alıyorsunuz?” diyebilir, elini masaya vurabilirdi. Hiç vurmadı. “Aman susun, aman ses çıkarmayın. Dayınız kızar, teyzeniz kızar, yengeniz kızar”... Hep böyle büyüklere saygılı ve kontrollü bir çocukluk geçirdik. Ama onun dışında bizi aşırı serbest bıraktı annemle babam. “Gezin, tozun, sinemaya gidin. Tabii ki erkek arkadaşınız olabilir, beraber yürüyüşe çıkabilirsiniz” derlerdi.
- Babanız Sorbonne Üniversitesi mezunu, beş dil bilen bir tüccar. Bolluk bereket içinde mi büyüdünüz?
- Hayır, tam tersi. Hatta hep esprisini yapıyorum; şahane züğürtlerdik biz. Varak koltukta oturur, pembe çini sobalar yakardık. Bir yandan da yarın ne yiyeceğimizin hesabını yapardık.
◊ Neden?
- Çünkü dedelerden kalmış o varlık öylece duruyor. Tamam saraydan gelme akrabalıklar var ama saray sana para dağıtmamış ki. Ev var, konak var, antikalar var etrafta. Ama kimsede “Parasızız, şu antikayı, şu vazoyu satalım” düşüncesi yok. Ben çocukluğumda koleje gittim, şunu çok iyi hatırlıyorum; o zaman modern akım başlamıştı. Herkesin evinde minimalist, modern koltuklar vardı. Bizde ise saraydan kalma varaklı koltuklar. Ben nasıl utanıyorum! Arkadaşlarımı eve çağırmak istemiyordum. Şimdiki aklım olsa, onların değerini nasıl bilirdim. Annem ala ala birkaç parça tabak almış, apartman çocuğu olduğumuz zamana kadar onları taşımış.
Diğer eşyalara ne oldu?
- Eskicilere satıldı. Annemin bir çini sobayı öyle sattığını hatırlıyorum.
◊ Antika değeri neydi kim bilir...
- Şimdiki aklım olsa “Anne satma bunu” derdim tabii ki. Büyüdükten sonra eskiden kalmış, yıllanmış eşyalara kıymet veren bir insan oldum. Anıları olan eşyalara ama. Yoksa gidip de bir yerden eski bir yazıyı alıp asmam duvarıma. Onun benim çocukluğumdan kalmış olması lazım.
KIRMIZI PERDE AŞKIM O YALIDA BAŞLADI
- 1960’ların, 70’lerin Türkiye’sinde, o yalı disiplini içinde ailenize oyunculuğu nasıl izah ettiniz?
- O yalıda bazı kapıların bordo renkte kadife perdeleri vardı. İşte benim kırmızı perde aşkım orada başladı. Kendimi balerin zannedip o perdenin önünde poz verdiğim fotoğraflarım var. Hep balerin olmak istedim. Bale okulu Beşiktaş’taydı, gitmesi gelmesi zordu, o yüzden baleden vazgeçildi. Piyano istedim, fakat çok kabiliyetsiz çıktım. Ama hep oyun oynadım, hep bir karaktere büründüm. Bütün ailenin taklidini yapardım. Koleje başladıktan sonra da tiyatroya devam ettim.
◊ Babanız nasıl izin verdi?
- “Bir tek şartla” dedi babam; “Derslerinde en iyi notları alırsan tiyatrona devam edebilirsin”. Ben bu sözü aldıktan sonra hiçbir şey önümde engel olmadı, çünkü çalışkan bir talebeydim.
◊ Sonra okumak için Amerika’ya mı gittiniz?
- Burslu talebe olarak seçildim lise 1’de. AFS (American Field Service) programı ile gittim. Hayatımın en güzel tecrübesiydi.
- Hangi şehre gittiniz?
- Palo Alto’ya. Stanford Üniversitesi’nin olduğu şehir. Hayalim o üniversiteye gitmekti. Fakat o daha çok hukukla ilgili bir okuldu. Bütün Amerika’daki üniversitelere müracaat ettim, burs alamadım. En büyük pişmanlığım, başka bir bölümü yazmayı akıl edememiş olmam. İşin kötü tarafı, o sırada konservatuvar giriş sınavını da kaçırmış oldum. O yüksek notlarla ortada kalakaldım. Sonra baktım LCC’nin tiyatro kursları var, oraya yazıldım. Ve bir gittim baktım ki; Haldun Dormen, Yıldız Kenter, Müşfik Kenter falan herkes orada! İşte o benim hayatımın dönüm noktası oldu.🫣