Parlayanlar, klişe kurbanları
Zihinlerde kısaca ‘Grinin Elli Tonu’ olarak tanımlayacağımız o son derece yüzeysel seriyle yer edinen ama çok daha farklı yapımlarda da sık sık karşımıza çıkan Dakota Johnson, filmdeki Lucy rolüyle bence kariyerinin en iyi işlerinden birine imza atmış; ışıltısını yeteneğiyle de süslediği çalışmalarından biri bu. Harry’de son dönemin gözde aktörü Pedro Pascal karakterini doldururken yazının içinde bahsettiğim klişe çerçevelerin kurbanı oluyor elbet. Chris Evans da yırtmaya çalışan, yetenekli ama sisteme yenik düşmüş genç John’da boğuk sesiyle etki yaratsa da daha ötesini -senaryoya kurban olarak- geçemiyor. Bu arada klişelerden bahsederken öykünün sonuna doğru Lucy ve John bir düğün töreninin davetsiz misafiri oluyorlar; burada genç kadın, atılan evlilik adımı, bu kuruma ait çerçeveler ve sonraki aşamalar üzerine fikrini beyan ediyor. Bence Lucy’nin söylevlerinden oluşan bu bölüm de filmin en yüzeysel yanlarından biriydi.
Orijinal isim ‘Materialists’ öykünün gezineceği coğrafyayı da tanımlıyordu elbet; yani hayata maddi bakan ve sevgi, şefkat, mutluluk arayışlarını parayla çözmek isteyen ama işlerin böyle halledilemeyeceğini zamanla anlayacakların hikâyesi bu. Nitekim ana karakter de materyalist bir dünyada gezinirken doğru rotayı romantizmde buluyor. Bu konuda Amerikalı bir eleştirmen şöyle bir saptama yapmış: “Lucy, Harry’yi seçerse, bu, aşkın gerçek duygularla ilgisi olmayan hesaplanabilir bir olgu olduğu anlamına gelecek. John’u seçerse de aşk sadece duygularla ilgili bir durum olarak algılanacak. Oysa aşkı deneyimlemiş olan herkesin bildiği gibi, bu durumlardan hiçbiri tek başına doğru değildir; gerçek olan her ikisinin birleşimidir.” Katılıyorum.