Bir Ankara mimarından Başkent portresi
Ankara’yı ziyaret edenlerin en sevdikleri alıntıdır; şair Yahya Kemal’in ‘Ankara’nın en çok İstanbul’a dönüşünü seviyorum’ sözü… Sakinlerini kızdıran bu deyime karşı geçen ay Ankaralıların elini güçlendirecek bir gelişme yaşandı; Cumhuriyet dönemi Ankarası, ‘Modern Bir Cumhuriyet Başkentinin Planlanması ve İnşası’ miras alanı adıyla UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne kaydedildi. Bu haberi vesile ederek Ankara’nın iz bırakan mimarlarından 98 yaşındaki Kadri Kalaycıoğlu’nun kapısını çaldık; hem kendi hayat hikâyesini dinledik hem de bir kent portresi olarak Ankara’yı konuştuk…
1) Kadri Kalaycıoğlu, en az beş nesildir doğma büyüme Ankaralı olan bir ailenin üç çocuğundan biri olarak 1927 yılında Ankara’da dünyaya geliyor. Kadri Bey, “Cumhuriyet’ten önce dedelerim tüccarmış. Tüccar derken, bugünkü gibi odalara bağlı, kayıtlı tüccar değil, alaturka Anadolu tüccarı neyse Ankara tüccarı da o” diye başlıyor anlatmaya: “Ancak hükümet merkezi oluşuyla tüccarların hayatında da Ankara ayrıca özellik arz eder. Babam Maliye Bakanlığı’nda küçük bir memurdu. O zamanın şartlarında memur kalburüstü kişiydi. Ben de çevremde hep öyle insanları gördüm; ne yapıyorlar, ne, nasıl konuşuyorlar, nasıl giyiniyorlar?… Bunlar ister istemez insanları etkiliyor. Şimdi bakınca anlıyorum ki, beni de etkilemiş. Annem tam bir ev hanımı. Biz üç erkek kardeşiz. Aile hepimizin eğitimine önem verdi; ağabeyim doktor, ben mimar, küçük kardeşim de kimya mühendisi oldu.”
MÜTEVAZI İNSANLARIN YAŞADIĞI BİR KASABA
1930’ların Ankarası nasıl bir yerdi? Neler yapılırdı? Şöyle anlatıyor: “Yüzde 90’ı özbeöz Ankaralı olan ve genelde mütevazı insanların yaşadığı, kasaba görünümlü, 30-40 bin nüfuslu, o da Cumhuriyet’in hükümet merkezi olması dolayısıyla olan bir şehirdi. Biz, Samanpazarı’nda yani eski Ankara’da oturuyorduk. Ankara, Kale merkez olmak üzere iki kilometre yarıçapında daire içine sığardı. Ondan sonra Ankara diye bir şey yoktu. Ankara’nın yerlisi mayıs ayından eylüle kadar şehirdeki evini bırakır, üç beş eşyayı at arabasına yükler bağ evine giderdi. Yanına konfor almaz, birkaç tahta çatalla, kaşıkla Ankara bağlarının nefis havasını teneffüs eder, üzümünü, armudunu yetiştirir, pekmezini kaynatır, eriştesini keser, kış hazırlığını yapardı. Bunu da müşterek bağ komşularıyla imece usulü yapardı. Bugün sizin evin eriştesi kesilir, yarın komşununki… Bizim için mutluluk, kaynatılmış pekmezi tavanın dibinden kazıyarak yemekti.”