Modanın dilinden gastronomi diline
Vakko L’Atelier Nişantaşı dünyanın tanınmış kadın şeflerine ev sahipliği yapmaya başladı. Geçen ay Asya’nın en iyi kadın şefi seçilen ve iki yıldızlı bir restoranın başında olan Tam Chudaree Debhakam ve geçen hafta Latin Amerika’nın ünlü kadın şeflerinden biri olan Manu Buffara mutfaktaydı. Vakko duruşunun gastronomi dünyasındaki yansımaları bu alanda da rafine bir sonuç ortaya koyuyor.
Özellikle üst segment bir restoranda geçen zaman, sadece karın doyurmakla ilgili değil; hafızaya kazınacak bir duygu yaratmakla ilgili. Lezzet artık yeterli değil; tabaktaki renk, mekândaki ışık, masanıza servis veren çalışanın sizinle kurduğu diyalog, hepsi bir bütün. Nişantaşı Vakko’nun sofrası tam bu çağrıyı karşılıyor: Estetikle anlamın, zarafetle sezginin birleştiği o yeni mutfak diline ait. Son günlerde yeni televizyon programım için neredeyse haftada iki kez, 3 Michelin yıldızlı restorandaydım. Ve yine gördüm ki artık yemek yemek, yalnızca iyi bir şefin elinden çıkmış bir lezzeti tatmak değil; bir hikâyeye tanıklık etmek, bir anlatının parçası olmak. Ve o hikâye, bazen tabaktaki tek malzemede ama çoğunlukla da tasarımda, serviste, hatta arka planda çalan müziğin ritminde başlıyor. Zira o bol yıldızlı (veya dünyanın en iyi restoranlarındaki en üst sıralarda olan) restoranlardan çıktığınızda çoğunlukla ancak bir-iki tabak aklınızda kalırken zihninize asıl çentik atan şey, bütünsel bir ‘iyi hissetme’ hali oluyor. İşte gittiğim son iki yemekte de Vakko sofrasında ben tam da bunları hissettim.🤨