Kıbrıs’ta şunları hissettim
MODENA’da Pavarotti’nin evine gittiğimde fark ettiğim şey şuydu.
O bir yıldız değildi, ışık arayan bir adamdı.
Yıldızlar zaten kendi ışıklarını taşırlar.
Ama Pavarotti, evinde loş ışığı tercih etmişti.
Mutfağı sarıydı, sıcaktı.
Pencereler büyük, perdeler açıktı.
Evinde misafir ağırlarken büyük yemek masasında değil, küçük mutfak masasındaydı.
Dostlarına sadece sesiyle değil, elleriyle de temas ederdi.
Makarnasını kendisi pişirir, sonra piyanosunun başına geçip Bellini söylerdi.
Dostluk ve şefkat sanattan ayrı düşünülmemelidir.
Çünkü iyi sanat sadece güzelliği değil, insanın kırılganlığını da anlatır.
Kıbrıs’ta da bunu hissettim.
Bir yaşam tarzının, bir felsefenin somut karşılığını gördüm.
Yemek ve sanat, yaşama biçimini özetler.
Bir çağın ruhunu anlamak istiyorsanız onun mutfağına ve müziğine bakın.
Pavarotti’nin evinden ayrıldığımda masanın üzerinde bir not gördüm.
Karajan yazmıştı:
“Doğduğunda Tanrı onun ses tellerini öptü.”
O gece Kıbrıs’ta düşündüm:
Belki Bayraktar’ın kepçesine, Aysev’in sesine de birileri dokunmuştur.
Hayatın içindeki güzellikler küçük anların içine sığdığında anlam kazanıyor.
Çünkü gerçek sanat sadeliğin içinden çıkar.