TÜRKİYE’NİN YAVAŞLAMAYA İHTİYACI VAR
TÜRKİYE’NİN artık hızdan kaçan bir ruhu var. Kimi Cihangir’den sıkılıyor, kimi Nişantaşı’ndan, kimi Maslak’ın temposuna dayanamıyor. Biraz yavaşlamak, nefes almak isteyenin rotası Ege’ye dönüyor. Kimi Alaçatı diyor, kimi Seferihisar ama son yıllarda Urla öne çıkıyor.
Urla’nın kendine has
bir temposu, kokusu, yürüyüşü vardır.
Güneş yükselir, zeytin ağaçlarının arasından hafif bir rüzgâr dolaşmaya başlar. Ve o andan itibaren Urla kendi ritmine kavuşur.
Ne aceleci ne ağırkanlı; gösterişsiz bir sadeliği vardır.
Ama işte tam da bu sadeliği bozmakta üstümüze yok.
“Biraz daha restoran, biraz daha otel, biraz daha yapı” dediğimiz anda o ritim bozuluyor.
Urla başkalarına benzemeye başladıkça kendine yabancılaşıyor.
Oysa Urla’nın gücü tam da bu doğallığı korumasında.
Gastronomiyle büyümek istiyor.
Sanatla, üzüm bağıyla, zeytinle, kültürle anılmak istiyor.
Bir kimlik inşa ediyor.
Aslında Urla “gelişirken değişmemeyi” başarıyor.
Bu, Türkiye’de pek alışık olmadığımız bir şey...
Salon du Chocolat gibi küresel etkinlikleri Türkiye’ye getirmek bunun parçası.
Gökmen, Gault&Millau Türkiye turunu Urla’dan başlattı.
Teruar Urla’nın şefi Osman Serdaroğlu, Vino Locale’nin şefi Ozan Kumbasar, Luigi Taglienti ve Karime Lopez aynı anda mutfağa girdiler.
Türk mutfağının eşsiz potansiyelini uluslararası düzeyde tanıtma macerası yeni başlıyor.