USTURANIN SIRTINDA YÜRÜYORUZ
Türk tarihinin yakın kurumlarını saptırarak, bilinmez gibi göstererek; vatandaşların bilgisizliğine veya hafıza zaafına dayanarak politik malzeme yapmak, polemik konusu hâline getirmek, tavsiye edilecek bir yol değildir. Bilhassa bugünlerde, bütün dünyanın içine girdiği iktisadi krizlerin ve —şaşılacak şey değil— çağdaş demokrasinin yaşadığı bunalım ortamında hiç arzu edilmeyecek bir yöntemdir. Türkiye çok kritik bir noktada bulunuyor. Ne yaşını başını almış, yorgun ve durgun toplumların rehavetine sahibiz ne de “üçüncü dünya ülkesi” dediğimiz, ekmek derdinden başka şeylere aldırış etmeyen bir toplumuz. Tam usturanın sırtında yürüyoruz. Aklı başında davranırsak bu yolu tahribata uğradaman aşarız; yoksa istenmeyen neticeler, sadece seni, beni, onu değil, hepimizi belirgin ölçüde gadre uğratır.
İKİ BÜYÜKELÇİNİN BAKIŞI
Anadolu Ajansı’ndan Sümeyye Dilara Dinçer’in ABD büyükelçisiyle olan mülakatını gözden geçirdim. (Daha etraflı ve kritik bir değerlendirme için Sedat Ergin’in Oksijen’deki yazısına bakılabilir.) Ortadoğu’yu tanıyan, daha doğrusu Ortadoğulu (Lübnanlı) olan; Arapçası akıcı, Türkçesi de bulunan ve ABD’nin pragmatik hayatı içinde yetişen bir tüccar. Şakası yok; ABD milyarderi Tom Barrack. İki liderin birbirini çok sevdiğinden söz ediyor. Tabii, diplomaside sevgi ancak kavga etmeme veya nefreti gizleme demektir. Daha iyisi bulunmaz. Büyükelçi Barrack “Gelecek için bir arada olmalıyız” sözünü İzmir tatlısı yerken dile getirmiş; tatlı şeyler(!) konuşmuş.
Şüphesiz ki hükümeti ikna edeceğini düşündüğü üslup şu; “Osmanlı’da bir millet sistemi vardı, yeniden neden olmasın?” Röportajın tamamını basında bulabilirsiniz. Kuşkusuz ki “millet” sistemi ancak zamanına uygundur. Bir Roma-İslam mirasının Osmanlılar tarafından geliştirilmiş halidir ve bir Bohemya kristali gibi bir kere kırıldıktan sonra bir daha bir araya gelmeyeceğini büyükelçi cenapları ya bilmiyor veya rastgele kullanıyor. Sempatik kelimedir.
Ünlü yazar Amin Maalouf, Fransız Akademisi’nde Kenizé Mourad için düzenlenen törende şöyle demişti: “Arnavut yazar İsmail Kadare, ben ve Mourad, ‘Universe Ottoman’ı temsil ediyoruz.” Elbette, pragmatik bir Lübnanlı tüccarla, mütebahhir bir Fransız Lübnanlı yazar arasında fark olması kaçınılmazdır. Zaten büyükelçi bu millet tabirinin ne zaman farklılaştığını bilse olaylara başka türlü bakardı. Tıpkı II. Abdülhamid’in cihat bayrağı için “Hiç açılmaması, açılmasından iyidir” demesi gibi. Kısacası, ABD büyükelçisinin Osmanlı-İslam tarihine bakışının neyi izah ettiğinden pek emin değilim.
ORTAK NOKTALARI BÖLGEYİ TANIMALARI
Yazın bu sıcak günlerinde, İstanbul’daki 14 Temmuz Fransız millî bayramı kutlaması Salı günü yapıldı. Büyükelçi ve Başkonsolos güzel bir tertip düzenlediler. İstanbul’un unutulmaz akşamlarından biriydi. Devlet Opera ve Balesi, Marseillaise’i ve İstiklâl Marşı’nı icra etti. Bale gösterisi de sunuldu. Ancak akşamın unutulmayacak yanı, büyükelçinin nutkuydu.
Ünlü Türkologlarımızdan Paul Dumont’un kızı; Isabelle Dumont. Türk dünyası ve Türkçeyle çocukluktan beri ilintisi vardı ve saygın bir müzisyendir. Galiba iki büyükelçinin yakın ortak noktaları bölgeyi tanımaları. Ama Fransa’nın büyükelçisi gerçeği ve olması gerekeni ortaya koydu.
1789 Fransız İhtilali’nin dayandığı ilkeler ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkeleri, 1920 Büyük Millet Meclisi’nden beri aynı ifade tarzında şekillenmiştir. “İkimizi yakınlaştıran şey budur” dedi. İsmini çok bağırmadan ama doğrudan doğruya tekrarladığı şeyin adını ben söyleyeyim: Laisizm. Büyükelçi Türkiye tarihine ne kadar nüfuzlu olduğunu gösterdi. Fransızcanın yanında Türkçe sunumunu da yaparken 1789’un eşitlik, kardeşlik, hürriyet ilkelerini 1920’nin şiarına eş tuttu. “Şiar” kavramını İttihatçılar hayatımıza getirdiler. Fransa ve Türkiye tarihindeki ortak noktalardan biridir. Bu kelimeyi kullanması onun iki ülkenin tarihine olan ustalıklı bakışından ileri geliyor.
Şüphesiz ki eski dünyanın iki eski cumhuriyeti, Fransa ve Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan aslında 1920’den beri ortada olan Türkiye Cumhuriyeti’dir. O havayı hissettik. Büyükelçi Isabelle Dumont’un nutku, gerçeği ve özlemi, daha doğrusu hep sahip çıkmamız gerekeni, başarıyla ifade etti. Günün asıl önemi de buydu.