Bu filmi izlemeden önce, görme engelli bir kişinin bir başka şehri kendi açısından görmek isteyebileceğini bilmiyordum. Ama gördüm ki, görmeyen gözler bazen biz görenlerin bile göremediklerini görebiliyorlar. Örneğin; filmin Mısır Çarşısı’nda çekilmiş bir sahnesinde, Julia’ nın baharatlara dokunarak ve koklayarak aldığı haz çoğumuzu kıskandıracak ölçüdeydi. Otistik Jan’ ın hayranı olduğu Ayasofya’ yı karşısında gördüğünde duyduğu sevinç ise çok az kişi tarafından tadılabilir nitelikteydi. Bence yaşamak bu işte…
Filmde, Emre arkadaşlarını Kapalıçarşı’ da kaybediyor. Üç arkadaş tekrar buluşabilmek için uğraştıkları süreç içinde çeşitli zorluklarla ve hatta kötülüklerle olduğu kadar, iyilik ve güzelliklerle de karşılaşıyorlar ve hepsi kendi adlarına farklı deneyimler kazanıyorlar. Ve başlarına ne gelirse gelsin, umutlarını hiç yitirmiyorlar…
Film Alman film festivallerinden büyük ilgi görmüş. Cannes Film Festival' i de Kısa Film Köşe’sinde yer vererek desteklemiş filmi. Ancak, Seren Şahin Türkiye’deki film festivallerinin filmlerini kabul etmediklerini söylüyor. “Türkiyemiz’ in bu konuda duyarlı olmadığını ve engelliliği konu alan bir filme gereken desteğin verilmediğini düşünüyorum.” diyor.
Bana yaşamın farklılıkları ile güzel olduğunu, umudun hiç ölmeyeceğini, mutluluğun yaşadığımız kısacık anlarda saklı olduğunu tekrar hatırlamamıza fırsat verdiği için teşekkür etmiştim Sevgili Seren’ e bu güzel ve anlamlı film için.
Bugün, bir de küçük hikaye paylaşmak istiyorum Sizler’ le:
“İkisi de ağır hasta olan iki adam, bir hastane odasında beraberlermiş. Hastaların birine her gün bir saat yatağında oturma izni veriliyormuş. Bu hastanın yatağı, odanın yegâne penceresinin yanındaymış. Diğer hastanın ise devamlı yatar durumda kalması gerekiyormuş. İki hasta arkadaş olmuşlar ve günlerini sohbet ederek geçirmeye başlamışlar.
Pencere yanındaki adam her gün, oturduğu bir saat boyunca, oturması bile yasak olan diğer adama pencereden gördüklerini anlatıyormuş. Oturamayan adam ise, artık, hayatına renk ve güzellik veren o tek saat için yaşamaya devam eder olmuş.
Adamın anlattığına göre; pencere, küçük bir gölü de içeren şahane bir parka bakıyormuş. Ördek ve kuğular gölde yüzüp oynuyor, küçük çocuklar ise oyuncak sandallarını yüzdürüyorlarmış. Genç çiftler, birbirlerine sarılmış, rengârenk çiçeklerin arasında dolaşıyorlarmış. Pencere yanındaki adam bunları en küçük detaylarına kadar anlatırken, diğer adam gözlerini yumup işittiklerini gördüğünü hayal ediyormuş.
Günler, haftalar böyle geçivermiş. Bir sabah, nöbetçi hemşire odaya girdiğinde pencere yanındaki adamın ölmüş olduğunu fark etmiş. O’ nun, uyurken, huzur içinde son nefesini vermiş olduğunu düşünmüş nöbetçi hemşire.
Naaşın odadan çıkarılmasının ardından, diğer hasta pencere yanındaki yatağa geçip geçemeyeceğini sormuş. Hemşire, memnuniyetle, onu diğer yatağa geçirmiş ve yanından ayrılmış. Adam, ağrılar içinde, güçlükle tek dirseğinin üzerinde doğrularak; ilk sefer dış dünyayı görebilmek için pencereye kadar yükselip dışarıya bakmış ve bembeyaz bir duvarla karşılaşmış. Hemşireyi çağırmış ve ölen arkadaşının neden pencerenin dışında şahane bir dünyayı tarif ettiğini sormuş. “Onu, bunu yapmaya ne zorlamış olabilir?” demiş.
Hemşire, ölen adamın kör olduğunu; değil manzarayı beyaz duvarı bile göremediğini, bunu ancak hem kendisine hem de arkadaşına cesaret ve yaşama arzusu verebilmek için yapmış olabileceğini söylemiş.”
Aslında mutluluğumuzu, sahip olduklarımız ya da olmadıklarımız değil, hayata bakışımız belirliyor. İnsanın baktığı her şeyde bir güzellik bulabilmesi, kötüyü değil iyiyi görmeye çalışması mutluluğa atılan ilk adım. İkinci adım ise paylaşmak. Büyüklerimizin de söylediği gibi, “paylaşılan acı yarıya iner, paylaşılan mutluluk ikiye katlanır”.