Şehrin gözbebeği: Hermitage
Saint Petersburg, Rusların İstanbul’u gibi. Ülkenin sanat, mimari, gastronomi ve estetik merkezi.
Rusya’nın başkent Moskova’dan sonra ikinci büyük kenti.
Ahalisi kültürlü ve biraz da snop. Turistlere karşı değil, sonradan yerleşenlere karşı.
Bizdekinin aksine Petersburg’a her yerleşenden kurallara harfiyen uyması bekleniyor.
Sonuç: Bırakın kuralsız, çarpık yapılaşmayı, sokaklarda izmarit bile göremiyorsunuz.
Kurallar ancak başka bir kuralla bozulabiliyor. Kimse yeşil yanmadan karşıya geçmiyor.
Ama diyelim ki havaalanından otelinize kırmızı ışıkta hiç durmadan otelinize gitmek istiyorsunuz. O zaman eskort polis kiralayıp devlet başkanı gibi dolaşabiliyorsunuz 20 şeritli yollarda.
Saraylar, kamu binaları gibi yapılar o kadar görkemli ki, aralarında dolaşırken (ister arabayla ister kanallardaki teknelerle) ister istemez eziliyorsunuz.
Şehrin göz bebeği hiç kuşkusuz bugün müze olarak kullanılan kışlık saray Hermitage... İçinde Mısır antik seksiyonundan Da Vinci bölümüne kadar çok geniş sanat ve özel parçalar koleksiyonları var. Hızlıca bir gezmek için bile en az 2-3 saatinizi ayırmanız gerekiyor.
Bazen güneşe, bazen karanlığa hasret
Şehrin gece hayatı,
İstanbul’la falan kıyaslandığında zayıf sayılır. Buna karşın belediye ve devletin düzenlediği festival, konser ve etkinliğin bini bir para.
Fazla kuzeyde olduğu için yılın bazı dönemlerinde güneşe, bazı dönemlerindeyse uyumak için karanlığa hasret kalıyorsunuz.
An itibarıyla hava gece 11 gibi yalandan bir kararıp sabah 3 gibi yeniden aydınlanıyor.
Gastronomide çok iyiler. Hem büyük otellerin restoranlarında hem de müstakil yerlerde çok güzel yemekler ve içeceklerle karşılanıyorsunuz.
Bunun en büyük nedeni, iyi bir tarım üreticisi olmayan Rusya’ya girecek her türlü ürünün sıkı bir denetimden geçiyor olması.
Türkiye ile yaşadıkları “domates” krizi hâlâ akıllarda.