Masaya oturmadan önce kiminle oturduğuna bakmak...
Reha Tanör sofrayı sadece yemeklerin değil, sohbetin, kentin belleğinin ve insan ilişkilerinin merkezi olarak gören ender kalemlerden. ‘Ud Çalan Kadınlar: Sana Michelin’li Sofralardan Baktım Aziz İstanbul’ ve ‘Hayat Dolmuşu: Yaşama Sanatının Bilinen Sırları Üzerine’ kitaplarının yazarının sözleri, bakış açımı ve işimi anlamlandırma biçimimi her konuşmamızda tekrar şekillendiriyor.
Bazı insanlar vardır; yalnızca bir cümleleri, bir bakışları ya da bir tavsiyeleriyle hayata dair pusulanızı bambaşka bir yöne çevirirler. Sizde yaşama, işe, hatta masaya bakışınızı değiştirecek kadar derin iz bırakırlar. Reha Tanör benim için tam da böyle bir isim. Yıllardır içten bir hevesle ona yaptığım işleri, yeni projelerimi anlatırken bir gün bana söylediği o cümleyi asla unutmam: “Yaptığın işlerin Edirne’den öteye kıymeti nedir? Önce bunu sorgula.” İşte o an anladım ki; iyi bir iş yalnızca ortaya konan emekle değil, sınırları aşabilme cesaretiyle de anlam kazanır.
Öte yandan bizim çoğu zaman sadece lezzet odaklı değerlendirdiğimiz sofralara, o bambaşka bir perspektiften yaklaşır; tabağın üzerindekiler kadar, etrafındaki insanlar ve o masada dönen sohbet onun için esastır. Reha Tanör’ün kitaplarında ve söylemlerinde tekrar eden bir tavır var; gastronomiyi mutfak ürünü olarak okumaktan çok, sofrayı bir yaşam haritası, bir sohbet laboratuvarı, kentin belleğinin bir parçası olarak görmek. İşte tam da bu sebepten onunla konuşmak demek, İstanbul’un değişimini, bireyin seçiciliğini ve kentin hafızasını bir tabak üzerinden okumaya çalışmak demek benim için.