Hikâyeyi seçmek de kolay iş değil. Sıradanın içindeki sıradışını görmek gerek. İstanbul’un hikâyelerini seçme ölçütü doğallıkla bağlantılı: Doğup büyüdüğü şehrin köşe taşlarını bilir; vapurdan Kamondo’ya, meyhaneden Michelin’e uzanan bir rota çizer. Çocukluğunun menüsü Beylerbeyi’nden Yıldız’a uzanan kişisel bir ritüel: İki kalem pirzola ve bir muz. Bugünse yerine cızbız köfte, domatesli patlıcan tava, Ezine beyazı ve Çanakkale domatı gibi daha yerel, yalın tatlar koyuyor. Rakı ve tatlı münasebetine dair seçimi de net: “Rakıyla tatlı olmaz; peynir-domates tandemi maçı götürür, kavuna lüzum yoktur.”
Tanör’ün İstanbul tasviri kronolojik bir sosyoloji dersi gibi: Osmanlı’nın son döneminin mütevazı lokantalarından 1970’lerin köyden kente göçüyle başlayan kaosa, altyapısız kentin yarattığı dönüşüme ve bugün ‘daha dışa açık’ bir metropol görüntüsüne uzanıyor. Bu evrim, onun gözünde kentin edilgenliğinin son buluşu ve bir tür karnavala dönüşmesi; enerji taşıyan, ama aynı zamanda seçicilik ve sahicilik kaybı riski taşıyan bir dönüşüm.
Reha Tanör’ün kitapları ve eğer şansınız olursa sohbetleri bize yemek tarifleri değil, bir hayat felsefesi sunuyor, sofrayı bir toplumsal alan, dolmuşu uzlaşma mekânı, yazıyı da konuşur gibi anlatılacak bir eylem olarak görüyor. Modern İstanbul’un parlak vitrinleri ve ‘konseptçiliği’ içinde onun ısrarı, basit ama doğru işi yapanı takdir etmek; görgüsüz taklitçilere, gösterişe ve özünden kopmuş vitrinlere mesafeli durmak. Okura düşense basit: Masaya oturmadan önce kiminle oturduğuna bakmak, çünkü Tanör’ün de dediği gibi, sofranın gerçek lezzeti oradan gelir.