Burcu ve Aziz Buran çifti Japonya’dan önce Hollanda ve Norveç’te yaşamış.
Sonrasında hikâye hızla büyür. Burcu mahalledeki boş bir dükkânı kiralar, cuma günü fırına girer, ekmekleri mayalar ve sadece cumartesi-pazar günü fırınını açar. Satışa sundukları sadece ekşi mayalı ekmek değil; simit, ramazan pidesi ve eğer üretimine yetişebilirse bazen de lahmacun. Yetişebilirse diyorum çünkü Burcu üretimi tek başına yapıyor. Başka bir profesyonel işi olan eşi Aziz ona hafta sonları yardım ediyor. Burcu’nun fazlasıyla mütevazı duruşuna karşılık Aziz her fırsatta onun elinin ne kadar lezzetli olduğunu vurguluyor.
The Asahi Shimbun gazetesinin yazdığı gibi, daha açılış günü başlayan merak kuyrukları, dükkânın düzenli bir ritim kazanmasından sonra azalmamış. Dükkânın önünde sabahın erken saatlerinde bekleyen Japon müşteriler, yalnızca ekmek almak için değil, bir ‘usta emeğine tanıklık’ için oradadır. Çünkü Japonya’da ustalığa ve emeğe duyulan saygı, işini hakkıyla yapan kişiye neredeyse kutsal bir değer atfeder. Burcu da tam bu noktada bir yabancı olarak değil, işine gösterdiği titizlikle kendi toplumlarında da karşılığı olan bir figür haline gelir.
The Japan Times gazetesinin analizinde, fırının başarısının arkasında iki unsur öne çıkarılıyor: Tutarlılık ve kültürel farklılık. Japonya’da nadiren karşılaşılan ‘kalın kabuklu, ekşi mayalı’ ekmek, tam da bu farklılığıyla dikkat çekiyor. Japon damak zevkinin alışık olduğu yumuşak dokunun karşısına Burcu’nun Anadolu hafızalı ekmekleri yerleşiyor.
Ancak ilginç olan şu; bu farklılık burada yabancılaştırıcı değil, tersine merak uyandırıcı bir mekanizma haline geliyor. Yerel basında çıkan yorumlarda, Burcu’nun ekmekleri Japon mutfağında ‘yeni bir denge unsuru’ olarak bile görülüyor; bir tabakta miso çorbasının yanına, bir başka sofrada sashimi’yle birlikte sunulabileceği söyleniyor. Kültüre saygımız sonsuz ama yalan yok, Japonya’da her miso çorbası içişimde ben de “Ah şimdi yanında ekmek de olsa” demeden geçmem.