Johanne okuma eylemiyle ilişkisi çok güçlü bir profil. Sığındığı ilk liman olan anneannesi Karin de öyle. Okumak onlar için gidilecek bir yerin tarifi ve kendilerine ulaşmak için bir araç, süreç. Karin torununun yazdıklarını kızı Kristin’le tartışırken kendi öyküsünü ve geçmişte yaşadıklarını da hatırlıyor kuşkusuz. İşte bütün bu konuşmalarda, tartışmalarda filmin en güzel yanlarından biri kıyıya vuruyor. Kristin, annesiyle birlikte 10 yaşında gittiği ‘Flashdance’ı hatırlıyor. Filmi çok beğendiğini ama annesinin olumsuz görüşlerini de unutmadığını söylüyor, yaşlı kadınsa “O film yıllarca verdiğim cinsiyetçi mücadeleye bir darbeydi” diyor.
Aslında bu tür diyaloglar filmlerin, kitapların, velhasıl tüm sanat yapıtlarının insanların yaşlarına, hayattaki duruşlarına, meselelere bakışlarına göre nasıl farklı okunduğunu ya da tarif edildiğini gösteren, hatırlatan kimi anekdotlar olarak ‘Hayaller’in çeperleri içinden sızan güzellikler. Nitekim Karin şöyle bir saptama daha yapıyor: “Şiirlerimde yarattığım hayatlarla avunuyorum.” Torununa da şu tavsiyeyi veriyor: “Yazdıklarına ilişkin yapılacak sert eleştirilere alınabilirsin ama ben senin ışığını kaybetmeni istemiyorum.”
Torunuysa anneannesine ilişkin şöyle bir tanımlamaya soyunuyor: “Sadece kelimelerde teselli bulmaya çalışıyor. Ama dili ne kadar iyi kavrarsa kavrasın kelimeler onu asla kucaklamayacak ki, kendisi de böyle diyor zaten.”
Johanne’nin yaşananların ardından vardığı nokta da şu oluyor: ‘Aşkın nasıl hissettirdiğini biliyorum ama nasıl göründüğünü bilmiyorum...”
Hayaller’ aşk, düşler ve edebiyat gibi limanlarda gezinen son derece zarif, incelikli bir film. Yönetmen Dag Johan Haugerud, ana karakteri Johanne’yi adeta Johann Wolfgang von Goethe’nin kahramanı gibi ele almış ve bize şimdiki zamanda gezinen ‘Genç Werther’in Acıları’na benzer bir hikâye anlatmış. Ben aslında bir yanıyla ‘Hayaller’de hafiften ‘Beni Adınla Çağır’dan (Call Me by Your Name) esintiler de buldum ama kendi adıma ‘Hayaller’ filminin Luca Guadagnino’nun 2017 tarihli söz konusu yapıtından çok daha iyi olduğunu söyleyebilirim.
Haugerud sağlam diyaloglarla ördüğü filminde genç Johanne’nin yanı sıra annesi ve anneannesi vasıtasıyla seyircisini kuşaklararası bir yolculuğa da çıkarıyor. Ayrıca başta okuduklarından kaygı duyan Kristin, sonrasında kızının metinlerini feminist bir mücevher olarak tanımlıyor. Öte yandan Karin’in, kendi kuşağından editörle dik yokuşlu merdivenleri tırmanırken karşılıklı konuşmaları da çok iyiydi.