Farklı sularda geziniyor
‘Savaş Üstüne Savaş’ hayali bir örgüte mensup bir devrimcinin kızına olan sevgisini, onu başta faşistler olmak üzere hayatın tüm kötülüklerinden koruma çabasını, eşitsizlikleri, göçmen sorununu, ırkçı bir albayın cinsel takıntıları yüzünden siyah bir kadın militana beslediği arzuyu vs. upuzun bir filmle (süresi 2 saat 50 dakika) anlatmaya çalışıyor. Öykü zaman zaman kimi girift yönlere sapıyor, farklı sularda geziniyor ama temel olarak siyasi tonunu koruyor. Paul Thomas Anderson’ın mahareti de bu siyasi aksiyonu heyecan dozajını hiç düşürmeden, hatta sonlara doğru hızını çok fazla arttırarak ete kemiğe büründürmesi olmuş. Yıllara dağılan süreçte ilerleyen film sadece Bob ve kızı Willa’yı değil, intikam duygusuyla beslenen Albay Lockjaw’u da ön plana çıkarıyor.
Ana karakterler ve onların ait olduğu evrenler; devrimci örgüt, resmi güçler, davaya inananlar, satanlar, eğilip bükülmeden yoluna devam edenler, ırkçı beyazlardan oluşan illuminati tarzı grup, bunların hepsi hikâyeyi ayakta tutan ve ilgimizi çeken unsurlar.
Bir de Anderson’ın yönetmenlik dokunuşu var ortada ama bütün bunlara rağmen bu filmdeki her şey bana fazla karikatürize geldi. Bob Ferguson profili mesela... Bazen ‘Big Lebowski’ tadında, bazen hem o hem filmin kimi bölümleri -son filmleri bence artık baygınlık getiren- Wes Anderson esprileri havasındaydı. İzlediğim salonda Bob’un örgüt içi konuşmalarda gereken şifre cümleyi unutmasına fazlasıyla gülündü (bu bölümler bana ‘Ölümlü Dünya’daki kasaya konan sesli şifrenin unutulması sahnesini hatırlattı). Lakin bence bu espri çok tekrarlanıyordu ve bir noktadan sonra tadı kaçıyordu.
Salondan çıkınca bir yandan da şöyle düşündüm: ‘Savaş Üstüne Savaş’ Amerikan solcularına göre bir film aslında. Bu yakadan bakıldığında fazla yüzeysel ve karikatürize geliyor ama öte yandan da başlarında Donald Trump gibi karikatür ötesi lideri olan bir coğrafyaya böylesi bir siyasi taşlama uygun düşüyor sanki.
Oyunculuklara gelince, Leonardo DiCaprio komediye yatkınlığını daha önce çeşitli kereler göstermiş bir isim. Burada da bazı sahnelerde sabahlığıyla koşuşturan Bob Ferguson adlı, hafif şapşal karakteri bir önceki filmi ‘Dolunay Katilleri’nde (Killers of the Flower Moon) canlandırdığı Ernest Burkhart’tan esintiler taşıyor gibiydi. Devrimci Deandra’da Regina Hall, hiperaktif Perfidia’da Teyana Taylor, Baktan Cross adlı kasabada göçmen trafiğini yöneten ve aynı zamanda Willa’nın eğitimini üstlenen ‘Sensei’ Sergio St. Carlos’ta Benicio Del Toro, Willa’da (bir diğer ismiyle Charlene) Chase Infiniti çok iyilerdi. Ama kadronun en dikkat çeken ismi kuşkusuz Albay Lockjaw rolündeki Sean Penn’di. Emektar aktörün bu filmdeki performansıyla önümüzdeki yıl dağıtılacak Oscar’larda En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalının en büyük favorisi olduğu yazıldı.