''Belki başlangıçta söz vardı ama sözü yazmak için de kalem gerekliydi. İnsan kalemi bulmalıydı. Kalemi insan bulmadı, Tanrı yarattı. Tanrı kalemi yarattığında:
-‘Ey kalem, yaz bakalım...’ dedi.
Kalem göğe baktı, yere baktı, yerle gök arasındaki boşluklara baktı, bir şey yazamadı. Şaşkınlık içinde:
‘Ulu Tanrım ne yazayım?..’ diye sordu.
-‘Ne olmuşsa, ne olacaksa, onları yaz!’
Kalem olmuşları da, olacakları da o zamanlar bilmiyordu. Tarih okumamıştı kalem, tarih okumadığı için de geçmişi bilmiyordu, geçmişi bilmediği için de geleceği kestiremiyordu. Kalem bir süre durdu, bekledi.
Ulular derler ki, Tanrı kalemi bir cevherden yarattı. Uzunluğu 500 yıllık yoldur, yüz tane boğumu vardır. Ucu ikiye bölünmüştür ve yarıktır. İçinden kutsal bir ışık görünür. Bundan ötürüdür ki, dünya kaleminde mürekkep kullanır.
Kalem göğe baktı:
‘Gök...’ yazdı.
Yere baktı:
‘Yer...’ yazdı.
Ateşi gördü:
‘Ateş...’ yazdı.
Suyu gördü:
‘Su...’ dedi, yazdı.
Koca bir kara parçası gördü:
‘Toprak...’ dedi, yazdı.
★★★
Daha yazacaktı, elinden tuttular kalemin:
‘Ne var?..’ diye sordu.
-“Dur!’ dediler.
Kalem durdu, bekledi.
‘Ama,’ dedi. ‘Benim daha yazacaklarım var...’
-“Sen her şeyi yazmak için yaratılmadın!”
‘Ne için yaratıldım ben?..’
-“Sen, sana buyrulanları yazmak için dünyaya geldin!”
Kalem o gün başkaldırdı. Tutsaklıktan kurtulmak istedi. Elini kolunu bağladılar, bir köşeye sıkıştırdılar. Çaresiz kalan kalem sordu:
‘Beni bu hale sokacaktınız da ne diye yarattınız?..’
-’Sende bir şey eksik!’ dediler.
‘Ne eksik?..’ diye sordu kalem.
-‘Akıl!’
‘Akıl nedir?..’
-‘O öyle şeydir ki, kimse onsuz olamaz!’
‘Öyleyse bana akıl verin...’
-‘Biz vermeyiz, onu sen alacaksın!’
‘Nasıl alayım, elim kolum bağlı...’
-‘Elin kolun bağlanmadan önce akıl isteyecektin!’
‘Bilmiyordum ki, tanımıyordum ki!’
-‘Bilmiyordun da, neden başkaldırdın, neden kendi başına buyruk olmaya kalkıştın?..’
‘Bağışlayın beni...’ dedi kalem. ‘Bir yanılgıya düştüm!’
Bağışladılar, elini kolunu çözdüler.
Karşısına akıl dikildi:
-‘Halini gördün mü?..’ dedi akıl.
‘Gördüm...’ dedi kalem.
-‘Gel arkadaş olalım...’
‘Olalım...’
Kalem akılla arkadaş oldu. Kalem vardı, akıl vardı ama, bir şey eksikti. Başlarına yeni bir şey gelmesin diye bu eksiği araştırmaya başladılar. Fakat bir türlü bulamıyorlardı. Neydi, neredeydi bu eksik?..
Ulular buyurdular kaleme:
‘Hadi yaz bakalım...’
Akıl dürttü:
‘Yazma.’
Kalem yazmadı!
‘Niye yazmıyorsun?..’ diye sordular.
‘Yazamıyorum!’
‘Neden?..’
‘Bir şeyim eksik!’
-‘Mürekkebin mi eksik?..’
‘Hayır...’
-‘Aklın mı eksik?..’
‘Hayır...’
-‘Öyleyse neyin eksik?’
‘Şimdilik bilmiyorum ama, bir şeyim eksik!’
Ulular kendi aralarında fısıldaştılar:
-‘Fikrin mi eksik?..’
Kalem duraladı, akıl yine dürttü, ‘Evet de...’ dedi. Kalem aklını başına topladı:
‘Evet...’
Ceplerinden çıkardılar.
-‘Al fikir...’ dediler.
Kalemin artık aklı da, fikri de vardı, ama gene yazmıyordu!”🤫