Jüride kimler var?
Bu ödülü belirleyen jüri yalnızca şeflerden değil; sosyologlardan, antropologlardan, iklim uzmanlarından ve kültürel miras araştırmacılarından oluşuyor. Joan Roca, Mauro Colagreco, Elena Arzak, Dominique Crenn, Massimo Bottura gibi dünyanın önde gelen şefleri de bu jüride görev alıyor; ancak burada belirleyici olan, onların yalnızca lezzet değil, insanlık üzerine düşünebilen kişiler olması. Çünkü mutfak artık yalnızca tarif üretmiyor; ekonomi, göç, sürdürülebilirlik, eğitim ve sağlık üzerine konuşuyor.
Bugüne kadar bu ödülü alan isimler de bu yeni çağın karakterini belirliyor; Venezuela’da kakao üreticisi kadınları güçlendiren María Fernanda Di Giacobbe, Kolombiya’nın yerli halklarının mutfak hafızasını koruyan Leonor Espinosa, Avustralya’daki Aborjinlerin tariflerini kaybolmadan belgeleme mücadelesi veren Jock Zonfrillo, gastronomi ve iklim krizi arasında bağ kuran Anthony Myint, savaş ve afet bölgelerinde sıcak yemek dağıtan José Andrés, çocuklara doğru beslenmeyi bir eğitim sistemiyle öğreten Xanty Elías, Fulani kültürünü yeniden görünür kılan Fatmata Binta, San Francisco’daki göçmen kadınlara girişimcilik sunan Leticia Landa... Ve Türkiye’den Ebru Baybara Demir (2023 yılında ödülü aldı); Mardin’den yükselen bir ‘sessiz dönüşüm’. Bu isimlerin ortaklaştığı nokta şudur: Hepsi mutfağı yalnızca lezzet üretmek için değil, insan hayatına dokunmak için kullanıyor.
İşte tam burada Türkiye mutfaktan daha fazlasını söyleyecek bir ülke olarak öne çıkıyor. Çünkü bu ülkenin gastronomisi yalnızca tarihiyle değil; üreticisi, göç hikâyesi, kadın emeği ve yerel bilgisiyle de güçlü bir dönüşüm yaratma kapasitesine sahip. Fakat bu potansiyelin görünür olması için önce şu sorunun sorulması gerekiyor: Türkiye gastronomide yalnızca lezzet mi aramalı, yoksa toplum için bir gelecek dili mi kurmalı?