Bu sorunun ilk somut cevabı Mardin’den geldi. Ebru Baybara Demir bugün yalnızca bir şef değil; yerel üreticiyle bağ kuran, kadınların ekonomik özgürlüğünü destekleyen, göçmenleri toplumla buluşturan ve Anadolu’da tarımın yeniden canlanmasını sağlayan bir sosyal lider. İster kooperatif projeleri olsun, ister göçmen entegrasyon mutfakları, ister tohum koruma çalışmaları... Ebru Baybara Demir’in çabaları bize gösterdi ki gastronomi sadece biyolojik değil, sosyolojik bir ihtiyaçtır. Yani yemeği yalnızca bir tabak üzerinde değil; toplum içinde, ekonomi içinde, insani ilişkiler içinde okumak gerekir.
Onun öncülüğünde Türkiye’de yeni bir gastronomi anlayışı filizleniyor. Bu anlayışa göre gastronomi yalnızca restoranda değil; köy okullarında, kırsal mahallelerde, göçmen entegrasyon merkezlerinde, kadın kooperatiflerinde de hayat bulmalı. Çünkü yemek yalnızca tüketilmez, iyileştirir. Her tabak bir iletişim kurar. Bir sofra etrafında kurulan bağ, kimi zaman bir politikadan daha etkili olabilir. Göç bir kriz değil, yeni bir mutfak dilinin doğuşudur. Kadın emeği sadece yardımcı değil, sofra ekonomisinin kalbidir. İsraf sadece kayıp değil, dönüşebilecek bir kaynak olarak görülmelidir. Türkiye mutfağı tarihsel olarak zaten ‘sıfır atık’ prensibiyle çalışıyordu; mesele bu bilgiyi modern bir stratejiye dönüştürmek.