Hâlbuki İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra Sovyetler Birliği’nin ani büyümesine karşı Batı dünyasında başlayan anti-komünist dalga ayrı bir strateji geliştirmiştir. Norveç bugün Avrupa Birliği üyesi değildir. Aşağı yukarı kendi İskandinav Birliği dışında Avrupa ile hiçbir iktisadî ve mâlî birlik içerisinde yer almaz. Ama NATO’ya girmiştir. Buna karşılık İsveç, uzun süre NATO’ya girmemişken, bugün girmiş bulunmaktadır. Bu konuda anti-NATO’cu davranan sivil kuruluşlar bile görüşlerini hemen değiştirmek zorunda kaldılar.
Almanya silahlanıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra demilitarize edilmiş ordusunu ve gençliğini yeniden militarize etmek sevdasında. Keza sulhsever görünen diğer ülkeler de öyle. İsviçre ise bütün nötr ve savaş karşıtı tutumuna rağmen, belki de Avrupa’nın en çok ve en hızlı silahlanabilecek, savaş kabiliyetini kazanabilecek devletidir. Bunu çok kişi bilmez. Avrupa devletleri içinde her an savaşa hazır olan ve kendi çapında savunmasını sağlama kapasitesi bulunan odur.
NEDEN ÖNCELİK SAĞLANDI
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra NATO’ya girmek isteyenlerden biri de İspanya’ydı ama almıyorlardı. Bunun üzerine ABD ile stratejik ortaklık kurdu. Foster Dulles, General Franco’yu ziyaret ettiği gün meşhur sözünü söylemiştir: “İspanya, iç savaşı asıl şimdi kazandı.” NATO’nun gözlemci statüsüne benzer bir konumdan başlayarak katkılı üyesi oldu. Bugün orada demokrasinin dönüşü ve hatta Birleşmiş Milletler’e alınışı bile bu süreçten sonradır. Almanya da aynı şekilde...
Bu hava içerisinde Türkiye’de bazı çevrelerin “vesayet” sözüyle anti-militer bir tutum aldıkları görülüyor. Askerî müesseselere ve tesislere karşı bir alerji duydukları hiç sır değil. Çıkar yol bu değildir. Türkiye, demilitarize bir ülke olamaz. Etrafımızdaki dünyanın hâli ortada... Ordusu hazır olmayan milletlerin sonunun ne olacağı açıktır. Ananemize ve tarih anlayışımıza aykırı olan bu görüşlere maalesef basında da sıkça rastlanıyor. Hizaya gelerek konuşmak ve tartışmak lazım.
Hasdal arazisinin Bezm-i Âlem Vakfı’na tahsis edilmesinin gerekçesini doğrusu anlayabilmiş değilim.
Neden 1900’de Sultan Abdülhamid Han tarafından kurulan Darülfünun değil? Neden 1933 reformunun ardından büyük bir dönüşüm yaşayan Edebiyat Fakültesi değil? Bu kurumların yüzlerce kalem ihtiyacı varken tercih Bezm-i Âlem’den yana nasıl ve niçin öncelik oluyor? Bezm-i Âlem böylesine büyük yatırımlar mı yapıyor? Kamuoyunun aydınlatılmasında fayda var; biz de öğrenmiş oluruz.
Türkiye’de darbecilik kaosuyla kitleleri oyalamak ve modern tarih yazmak mümkün değildir. Şurası bir gerçektir; Portekiz Karanfil Devrimi dışında, kısa süreli darbe dönemleri ancak Türkiye’de görülür. 27 Mayıs bütün anayasal düzeni değiştirdi ama bir buçuk sene bile sürmedi. Darbeyi yapanlar sivil hayatın kurumlarına intibak ettiler; üstelik her türlü tenkit ve hücumu da kaldırarak... 1972 müdahalesi bir ültimatomdan ibaret kaldı; ne meclis ne hükûmet değişti. Sonunda da özel sektörün istediği cumhurbaşkanı, yani 27 Mayıs darbesine karşı olan asker Fahri Korutürk reisicumhur seçildi. 1980 darbesi de kısa sürmüştür. Şunu söylemekte beis duymuyorum: Ben 1982 Anayasası’nı reddeden yüzde 8’e dâhilim. Diğer Yüzde 92 de benim kadar açık konuşsun.