Ancak okuma, iş ya da internetten çok daha fazlasını kucaklar. Müzik ruha ne ise okuma da zihne odur. Okuma, meydan okur, güçlendirir, büyüler, zenginleştirir. Bizler beyaz kâğıt ya da bilgisayar ekranı üzerinde küçük siyah işaretleri algılarız ve onlar bizi gözyaşlarına sevk eder, yaşamlarımızı yeni sezgi ve kavrayışlara açar, hayatlarımızı düzenler ve bizi tüm varlıklarla ilişkilendirir.
Kuşkusuz daha büyük bir mucize yoktur.
Üçlemenin üçüncü ve son cildi (Dilin Tarihi ve Yazının Tarihi’nin ardından), Okumanın Tarihi bu mucizenin hikâyesidir. Okuma eylemini, okurları ve onların toplumsal çevrelerini tanımlar; ayrıca okumanın taş, kemik, ağaç kabuğu, duvar, anıt, tablet, parşömen, kodeks, kitap, ekran ve e-kâğıt üzerindeki çeşitli görünümlerini ele alır. Elinizdeki kitap Batı’nın okuma tarihi üzerine odaklanmakla beraber okumanın Çin, Kore, Japonya, Amerikalar ve Hindistan’daki gelişimini de betimler. Bu tür bir tarihin, okumanın yalnızca geçmişte ve bugün ne olduğuna değil aynı zamanda gelecekte de dünyaya nasıl ilham vermeye ve onu güçlendirmeye devam edebileceğine ilişkin daha iyi bir anlayış kazandırması umulmaktadır.
Okuma ve yazma bir arada bulunsa da okuma aslında yazmanın antitezidir, gerçekten de ikisi beynin ayrı bölgelerini etkinleştirir. Yazma bir beceridir, okuma ise bir yeti. Yazma başlangıç itibarıyla geliştirilmiş ve daha sonra da kasıtlı olarak uyarlanmıştır; okuma ise insanlığın, yazılı sözün gizil yeteneklerinin daha derin anlayışına varmasıyla birlikte evrimleşmiştir. Yazının tarihi bir dizi ödünç alımlar ve düzeltmeler izlemiştir; okumanın tarihiyse toplumsal olgunlaşmanın art arda gelen evrelerini içermiştir. Yazma dışavurumdur; okuma ise izlenim. Yazma kamusaldır, okuma ise kişisel. Yazma sınırlıdır, okuma ise açık uçlu. Yazma anı dondurur. Okuma ise ebedidir.🤫