ETİN KENDİ LEZZETİ
La Liste’in kurucularından Pierre Herbaux’la aramızda şöyle bir diyalog geçiyor:
“Biraz tuzu az galiba,” diyorum.
“Aslında hiç tuz yok.”
Et o kadar kaliteli ki herhangi bir şekilde tuzlanmadan, baharata gerek kalmadan bile lezzeti piştikçe ortaya çıkıyor. Hiçbir baharat konmadan bile damakta hafif bir umami etkisi bırakıveriyor.
Biraz yuzu ve wasabi’li tuz serpiştiriyorum üzerine. Bir sonraki turda ızgara et yiyen Japonlar gibi parçaları tuza ve wasabi püresine bandırıyorum. Gerçekten olağanüstü bir lezzet. Türk şef Ecem Karakuş’la birlikte farklı karışımlar deniyoruz; soya sosuyla, wasabi ve altında sushi pilavıyla, erik tuzu ya da Japonların karışık baharatı “togarashi” serperek. Et o kadar lezzetli ki aslında tuz bile konmadan yenebilir.
Bizim ekip erkenden ızgaranın başında yer aldığı için ilk çıkan etlerin tadına bakıyor. Neyse ki herkese yetecek kadar çok var. Birazdan uzun bir kuyruk oluşacak, işini bitiren hal çalışanları canlı akordeon eşliğinde bu festivale katılacak.
Sabah 7:00 gibi halde aktivite yavaş yavaş dinmek üzere. O sıradaysa Paris’in belki de en kalabalık brasserie’sinde aktivite yeni başlıyor. Halin içinde birkaç tane lokanta var. Çalışanlar mesai bitiminde burada kahvaltı ediyor. Ama bol biftekli, yumurtalı, hindi kalçalı, patatesli, içerideki soğuğu ancak bastıracak tabaklarla. Tıklım tıklım. Ayakta bile duracak yer yok.
Bir daha Rungis’e yolum düşer mi bilmiyorum. Düşmesini çok istiyorum, çünkü yemekle ilgili herkesin en az bir kere görmesi gereken bir cennet. Bir daha böyle bir wagyu festivaline denk gelir miyim, ondan emin değilim. Ama bir daha mutlaka kahvaltıya gideceğim.😐