“Daha fazla yerellik olmalı” eleştirileri çok doğru. Türkiye gastronomisinin ruhu fine dining masalarda değil; meyhane kültüründe, balık lokantalarında, ustalığın kuşaktan kuşağa aktarıldığı pide fırınlarında ve sokak lezzetlerinin zamana meydan okuyan sadeliğinde saklı. Bugün dünya gastronomisinin odağı, yalnızca rafine tabakların ötesinde; kültürün damarlarından beslenen hakiki lezzetlerde. Tokyo’da bir ramen dükkânının, Bangkok’ta bir sokak tezgâhının, Barselona’da bir tapas barın yıldız alabilmesi; rehberin yereli doğru okuduğunda ne kadar kapsayıcı olabileceğinin kanıtı. Türkiye’de de aynı yaklaşımın olmasını istemek son derece doğal. İyi bir meyhanenin yıldız alması veya bir balıkçının Bib Gourmand’a girmesi hem bu kültürlerin saygınlığını arttırır hem de
gastronomi turizminin yönünü değiştirir. Pide ve döner gibi kendi kategorisinde mükemmeliyet sunan lezzetlerin de rehbere dahil edilmesi, Türkiye’nin gastronomik mirasının çeşitliliğini dünyaya anlatmanın en etkili yollarından biri olacaktır.
Çokkatmanlı bir kültür
“Kapadokya’da ne var ki Michelin orayı dahil etti” sorusu da en çok duyduklarımızdan oldu. Bana göre bu, bölge turizminin çehresini değiştirebilecek bir hamle. Çünkü Michelin, girdiği her bölgede nitelikli turizmi arttıran bir katalizör işlevi görüyor. Kapadokya gibi zaten dünya çapında bilinen bir destinasyonda, gastronomi odağının güçlenmesi; bölgeyi ‘sadece balon turizmiyle anılan’ bir yer olmaktan çıkarıp çokkatmanlı bir kültür-haz-lezzet destinasyonuna dönüştürebilir. Üstelik seçkinin ilk yılında dikkat çeken en önemli ayrıntı, listeye giren işletmelerin büyük bölümünün yerel karakteri güçlü, hatta çoğunda kadın şeflerin ve kadın işletmecilerin olmasıydı. Bu, rehberin bölgeyi romantikleştirmek yerine gerçekten içinden okumaya çalıştığını gösteriyor. Bundan sonraki süreçte ünlü şeflerin Kapadokya’da restoran açmak için bölgeye yönelmesi, yatırımcıların bu alana ilgi duyması ve yerel mutfakların yeni bir yaratıcı mutfak diliyle buluşması beklenebilir.😑