ŞEHRİN ULAŞIMI BÖYLE HALLEDİLEMEZ
Ulaşım sistemi büyük atılımlar içerisinde ama bu şekilde hâlledilemez. Metrobüs dediğiniz metro değildir. Son haftalarda yine kazalar artmaya başladı. Yaya istasyonlarıyla metronun işleyişi arasında denge yok. Bazı metro istasyonları hiç bitmiyor; devamlı inşa hâlinde. Bunun kabahati merkezi ulaştırmada mı, yoksa büyükşehir belediyesinde mi? Ceremesini İstanbul halkı çekiyor. Kış geldi, durakların hâli ibretlik.
Dünyada büyük şehirlerin artık taşınmasından bahsediliyor. Şu anda bu konu Tahran’da gündemde. Ben size arz edeyim: Tahran’ın ulaşım problemi, nüfusu bize yakın olmasına rağmen hâlen daha mükemmel ve az sıkıntılıdır (ideal demedim). Güneydeki sefaletle Kuzey Tahran’daki uçurum büyük ama bunu bizim de aynen yaşamamız gerekmiyor. Güney Hindistan’daki Haydarabad, Kalküta veya Pakistan’da Karaçi’nin durumunu aynen yaşamamız gerekmiyor. Çünkü Türkiye, daha endüstriyel ve daha hareketli bir toplumun ülkesidir.
Hareketli olmamız, nüfusumuzun bir uçtan bir uca akması, bizim neslin hayatı içerisinde ürkütücü seviyededir. Bu rakamları yaşayan toplumun birtakım hayati problemleri, sağlık tahribatını atlatması o toplumun başarısı hakkında yeterince bilgi verir. Buna, 20 yıllık iktidarların tamamıyla sahip çıkması da şart değildir. Türkiye, 40 senedir didinen, vatandaşların kendileri ve ülkeleri için kaygı duyduğu, partilerin sandıktan çıktığı bir ülke. Başarıları kimse tek başına üstlenemez. Ama ne yazık ki başarısızlıkları kendilerinden atıp, 21. yüzyıl Türkiye’sini herkes kendi inşa ettiğini iddia eder. Bunu da bir politik cilve olarak görüyorum.
Fakat şunu artık unutmamamız lazım; Koskoca 800 bin km2’nin sanayisini Marmara bölgesine yığmak, delilerin bile tahammül edemeyeceği bir durumdur. Nitekim artık ‘kanser ovaları’ teşekkül etmiştir. Kendiliğinden yıkılmaya başlayan binalar, imar yolsuzluklarının hazin delilidir. Barajlar suyu karşılamayacak diyorlar; aslında karşılayamayacağı bir kuraklığın olmasından çok, sulak arazilerin yerleşmeye açılması bile gayrikanunidir. İmar düzeni bozuk semtleri örnek göstermek mümkündür. Bu kaçak yapıdan oluşan bir metropol dünyada yoktur ve metropol, bütün Marmara’yı çeviren bir megapole dönüşmüştür. Üç tarafı denizlerle çevrili İstanbul’da su yolları hâlen ulaşım için dikkatlice ve verimli bir şekilde kullanılmamaktadır.
Fazla düşünmeye lüzum yok. Kapitalizm, eşitsizlikler rejimidir. İnsanların oturdukları semtlerde, gelirlerine göre dünyanın güzel coğrafyasını ve uygun yerlerini işgal etmeleri kaçınılmazdır. Eğer böyle olsaydı Haliç’in etrafında en iyi malikâneler, konaklar olurdu. Yani 18. yüzyıl Lale Devri sonundaki manzara bugün daha gelişmiş şekilde devam ederdi. Viyana da öyledir, Paris de öyledir; arada komünizmi geçirmelerine rağmen St. Petersburg da öyledir.
BERBAT BİR METROPOL HEDİYE EDİYORUZ
Peki Haliç’in hâli nedir? Sultan konakları, padişah evleri, kamusal sanayi tesisleri, tersaneler, dökümhaneler, ki o zaman için çok büyük bir görünüm sayılmazdı, sonra tamamen sefil imalathanelerin memleketine dönüştü. Ardından briket gecekondular geldi, onların yerini de üst üste binalar aldı. Bu manzara bile bu şehirde hiçbir imar endişesinin, hiçbir estetik zevkin olmadığını gösterir. Okullar gibi, hastaneler gibi kullanımı hayati ve devamlı olan kurumların bile yerleşme düzeniyle alakası yoktur. Trafik ve ulaşım sistemiyle hiç yoktur. Bunların hepsi için ciddi bir merkezi planlama gerekiyor.
Yalnız, o ciddi planlamanın bugünkü belediyeler demokrasisiyle gerçekleşemeyeceği açıktır. Ta 1878 Belediyeler Kanunu’ndan beri çözülememiş bir yapı vardır. Ne özel sanayi ve mülkiyete dayanan Batı demokrasilerinde, ne nazizm ve faşizm devirlerinde, ne de Sovyet Rusya ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra onun mensup olduğu dünyada böyle bir yapı görülmüştür. Bu, kendine has bir dejenerasyondur. Türkiye’de hangi neslin bunu hâlledeceğini bilmiyorum ama her gelen nesle daha berbat bir dünya metropolü hediye ediyoruz. Güzelim Nea Roma, Saltanat Şehri, Âsitane, Dârü’s-Saâdet, Der Aliyye (Yüce Ev); bilhassa 1900’lardan itibaren gelişme başladıkça berbat hâle geldi. Hiç güzel bir 200. yıl yaşayacağımızı zannetmiyorum. Hâlbuki aldığımız emaneti en güzel şekilde gelecek nesillere bırakmak isterdik.