Yönetmenin köpeği
Tabiatın kendine özgü sakin devinimi, soğuk bir coğrafyada onca ıssız köşe, donmuş bir gölü andıran küçük su birinkintisi ve üzerinde kayan Anna’yla Magnús’un çocukları, ufaklıkların kendi aralarındaki cinselliğe ilişkin ergen konuşmaları, yürüyüşler, piknikler derken film huzur verici biçimde kayıp gidiyor. Ama öte yandan da bu doğallık içinde gerçeküstü sahneler de var ve bu dokunuşlarla ‘Aşktan Geriye Kalan’ özgün bir yere doğru ilerliyor.
Şöyle ki zaten hikâye boş bir evin çatısının havalanmasıyla başlıyor ve bu bizde, sanki bir kutunun kapağı açılıyormuşçasına bir izlenim bırakıyor. Yani metaforik olarak üstü açılmış bir evin ve müdavimlerinin hayatlarına dahil oluyoruz. Öte yandan galericiyi taşıyan küçük uçağın düşmesi, Magnús’un Anna’nın zorlamasıyla öldürdüğü horozun gece devasa bir boyutta gelip intikam alması, çocukların ok atarken hedef tahtasına dönüştürdükleri korkulukvari şövalyenin eve gelip su içmesi, 2. Dünya Savaşı’ndan kalan ve büyük bir gürültüyle patlayan devasa mayın, yine Magnús’un Anna’nın etekleri altında kaybolup erotik bir yolculuğa çıkması gibi bölümlerle film yönetmenin hayal gücünü ve hınzırlığını hissettiren hamlelerle doluydu. Keza bütün bir öyküye yayılan Anna’nın eserlerini ortaya çıkarma süreci de çok iyiydi.
Filmde Anna’yı Saga Garðarsdóttir, Magnús’u Sverrir Gudnason canlandırmış. İkisi de çok iyi oynamış ve araları bozuk gibi duran çiftte kimyaları tutmuş. Çocuklarda, yönetmenin gerçek çocukları olan Ída Mekkín Hlynsdóttir, Grímur Hlynsson ve Þorgils Hlynsson’u izliyoruz. Yer aldığı her sahneye özel bir hava katan Panda da yine Pálmason’un kendi köpeğiymiş.
Sonuçta hafiften buz tutmaya başlamış hayatlarda dolaşan, sert iklimin içinde şefkat arayan Magnús’la sanata sığınan Anna’nın ilişkisini anlatan, ayrılığın tortularını hüzünden çok kara mizahla perdeye taşıyan, bu görsel olarak büyüleyici filmi kaçırmayın derim.🙄