Geçmişte bunun örneklerini gördük. 1989’da Doğu Almanya’daki başlayan protestolarda güvenlik kuvvetleri hazırda bekliyordu ancak göstericilere vur emri verilmedi. Rejim zaten zayıflamış, dahası Rusya da desteğini çekmişti. Gorbaçov net bir şekilde müdahale etmeyeceklerini açıkladı.
Bir ay sonra, Berlin Duvarı yıkılırken bürokratik bir karmaşadan dolayı yine güvenlik kuvvetleri geri durdu, vur emri verilmedi, kalabalığa müdahale edilmedi. Bu kaos sırasında sınırı geçenler sayesinde Doğu Almanya bir gecede tarihe gömüldü.
1989’da Romanya’da daha farklı bir manzara yaşandı. Önce güvenlik güçleri göstericilerin üzerine ateş açtı, ancak sonradan taraf değiştirdiler. Gidişatı gören ordu sonuçtan tek başına sorumlu olmak istemedi, Çavuşesku her ne kadar saldırı emri verse de sonunda canını kaybeden o oldu.
Ancak aynı sene Çin’deki gösterilerde rejim ve güvenlik eliti uyum içinde hareket ettiği için Komünist Parti ayakta kaldı. Sivillere ateş açıldı, ordu ve polisten kayda değer bir taraf değiştirme olmadı. Çin’de orduyla parti ideolojiyle iç içeydi, ordunun varlığını sürdürmesi de rejimin devamlılığına bağlıydı. Dahası, protestolara karşı konulmasına dair verilen emirler de netti.
Benzer bir tehlikeyi 15 Temmuz darbe girişimi sırasında Türkiye de atlattı. Orada yapılmak istenen bir rejim değişikliğiydi ve FETÖ ordu içindeki unsurların hükümete karşı kendisiyle işbirliği yapacağına inanıyordu. Hatta 15 Temmuz neredeyse Atatürkçü bir darbe, ordunun ulusalcı kesimleri yapmış gibi gösterilecekti. “Yurtta sulh cihanda sulh,” sloganı boşuna seçilmemişti. Ancak hükümetin net tavrı, güvenlik elitinin direnmesi ve kalkışmaya katılmaması, halk desteğinin olmamasıyla darbe girişimi püskürtüldü. Asker ve polis, ama en önemlisi halk FETÖ’nün tuzağına düşmedi.