MODERN MARKACILIĞIN SEVMEDİĞİ ŞEYLER
İSTER bir restoran olsun ister bir sanayi işletmesi...
İster küçük ister
devasa... İster bir şahsın, ailenin, ister dev bir holdingin bir şirketi...
Akılda kalmak, marka olmak ve bu ismi geleceğe taşımak bazı sırları beraberinde taşımak gerekir. Türkiye’de 100 yıllık şirketler bir elin parmağı kadardır.
Bir yaz açılıp diğer yaz bulamadığımız mekânlara alışık olduğumuz için; 300 yıldır aynı yerde yemek pişiren bir işletmenin, lokantanın ne anlama geldiğini çok iyi anlıyorum.
Peki bir mekânı üç yüz yıl ayakta tutan şey ne olabilir?
Para mı? Şöhret mi? Başka bir şey mi? Hiçbiri.
Botin gibi akıllarda kalan adreslerin hikâyesi şunu söylüyor.
İstikrar. Aynı adreste kalmak.Aynı ismi taşımak. Her kuşakta “yeniden icat etmeye” çalışmamak. “Daha fazla büyüyelim” hırsına direnmek.
Bakın, bunu çok az marka yapabiliyor.
Gonzalez ailesi Botin’i devraldığında, burası yedi kişilik küçük bir aile işletmesiydi. Depo, ev, mutfak iç içeydi.
Bugün hala öyle sayılır.
Bir de şu detay çok çarpıcı...
Botin adını alıp Miami’de, Meksika’da, Porto Riko’da restoranlar açıldı. Hiçbiri tutmadı.
Taşınmamış; kopyalanmamış.
Adresine bağlı yerler daha çok seviliyor.
Bu, modern markacılığın pek sevmediği bir şeydir.
Ama asıl güç burada.
Hemingway bir romanın sonunu burada yazıyorsa, Graham Greene karakterlerini buraya uğratıyorsa bu mekânların hayatla kurduğu bağ meselesidir.