5 gün boyunca 60’tan fazla şefin katılımıyla gerçekleşen akşam yemekleri kuşkusuz etkileyiciydi. Maalesef son dakika gitmeye karar verdiğim için yer bulmam imkânsızdı. Zira her akşam sadece 50 şanslı kişiye yemek servisi yapıldı. Yemeklere katılamadım ama izlediğim kadarıyla farklı coğrafyalardan gelen mutfak teknikleri, ürün yaklaşımları ve estetik diller, Alchemist’in teatral mekânında üst üste bindirildi. Ortaya çıkan tablo yalnızca ‘iyi yemek’ değil; bir kültürel alışveriş olarak zihinlere yerleşti.
Ancak etkinliğin asıl gücü tabakların ötesinde, konuşma salonlarında ve arka koridorlarda hissediliyordu. Sempozyumun organize edildiği salon ağzına kadar doluydu ve katılanların çoğu gastronomi öğrencileriyle genç şeflerdi. Kahve molalarında hayranı oldukları şeflerle bire bir temas onlar için bulunmaz bir fırsattı. Konuşmaların sonundaysa sahnede canlı bir klasik müzik performansı olması bana göre şahane bir hareketti. Fransa’dan akademik gıda çalışmalarıyla öne çıkan Anne-Claire Yemsi Paillissé, Şili’nin doğasını ve yerel bilgisini küresel fine dining sahnesine taşıyan Boragó’nun kurucusu Rodolfo Guzmán, deniz ürünlerine yaklaşımıyla sektörde neredeyse yeni bir paradigma yaratan Saint Peter’ın şefi Josh Niland ve Modena’da sürdürülebilir mutfak pratiğini merkeze alan Al Gatto Verde’nin mutfak lideri Jessica Rosval...
Convergence sahnesinde ‘Gastronomi bir sanat mıdır’ sorusu doğrudan kültür politikası düzeyine taşındı. Danimarka Kültür Bakanı Jakob Engel-Schmidt gastronominin resmen bir sanat dalı olarak tanınıp tanınamayacağını inceleyeceklerini açıkladı. Nordik mutfağın son yıllarda geldiği nokta malum. Fermantasyon laboratuvarı olan mutfaklardan, sanat eseri görünümündeki tabaklardan bahsediyoruz. Sanat tartışmasının merkezinde Alchemist’in kurucusu Rasmus Munk’un yıllardır savunduğu yaklaşım vardı: Ona göre yemek, yalnızca teknik ustalıkla değil; niyet, bağlam, anlatı ve dönüşüm gücüyle sanata dönüşüyor.