Fennell’ın kaleme aldığı senaryoda abi Hindley karakteri ortadan kaldırılmış, onun bütün kötü vasıfları babaya yüklenmiş ve en önemlisi öykünün ikinci kuşak uzantıları meseleye hiç dahil edilmemiş. Fennell eseri adeta yeniden yazarken sinematografik olarak da gösterişli, ışıltılı, göz kamaştırıcı bir görsellik ve moda dergilerinden fırlayan kadrajlar tarzı karelerle dinamik bir anlatıma soyunmuş. Lakin ortaya çıkan görüntünün kalıcı bir yapım olma ihtimali düşük görünüyor.
Edebiyat tarihindeki yerini çoktan bulmuş yapıtları sinema perdesinde isteyen, istediği gibi yorumlama hakkına sahip midir? Geldiğimiz yer ve tarih itibariyle elbette muhafazakârlığa yer yok! Lakin bu tür fırça darbelerinin içi dolu olmalı ve var olan yapının üzerine taze bir ruh, bakış eklenmeli, yeni taş konmalı. Fennell’sa görüntü yönetmeni Linus Sandgren’in enfes kadrajları, Anthony Willis’ın etkileyici müzikleri ve Charli XCX’in şarkıları eşliğinde klipvari bir anlatımı yeğlemiş ve görselliğe yüklenmiş. Bu tablo içinde adeta romanın içinden çekip öne çıkardığı temel replikler de yama gibi durmuş.
Yönetmen asıl olarak ana malzemesi konumundaki Margot Robbie’nin varlığına bel bağlamış. Günümüzün sinemasının en güzel oyuncularından Robbie’nin, bir arzu nesnesi olarak yeterince ağırlığı olduğunu düşünen Fennell ne yazık ki Avustralyalı yıldızı ‘Uğultulu Tepeler’in diğer uyarlamaları yanında akılda kalıcı bir profile dönüştürmeyi başaramamış, aksine tarihsel kostümler içinde bir ‘Barbie’ olarak sunmuş... Keza Heathcliff’teki Jacob Elordi’nin de role pek oturmadığı kanaatindeyim. Baba Earnshaw’da Martin Clunes da Yeşilçam’daki Erol Taş tipi ağaların Britanya’daki muadili bir portre çizmiş.
Yaldızlı görüntüler...
Velhasıl zenginlik, hırs, açgözlülük, kıskançlık temaları arasında bir kadının yüreğinin götürdüğü yere gitmek yerine mantığının belirlediği hedef arasında sıkışıp kalmasını anlatan romanın bu şık ama içi boş uyarlaması bana nedense Yorgos Lanthimos’un ‘Zavallılar’ını (Poor Things) çağrıştırdı. Hatırlanacağı gibi Yunan yönetmen söz konusu yapıtında feminist dokunuşlara sahip olduğu iddia edilen ve cinselliğe sıkça göz kırpan bir Frankenstein uyarlamasına soyunmuştu. Fennell’ın ‘Uğultulu Tepeler’i ana karakterlerini bol bol seviştiren, hatta uğultulu (rüzgârlı) bir havada mastürbasyon bile yaptıran, yaldızlı görüntülerle süslü ama parlak kadrajlarını fikirsel anlamda pek de dolduramayan bir çaba olmuş. Aslında bu yanıyla ‘Grinin Elli Tonu’ serisini de andırmış.