Kim kime yaklaşıyor, kim kimden uzaklaşıyor
“İSTANBUL Ekonomi Araştırma” (İEA) ekonomik, siyasi ve toplumsal konularda araştırmalar yürütmek amacıyla 2016’da kuruldu.
İEA’nın başında Can Selçuki var. Birçok alanda araştırmalar yapıyorlar ve raporlar sunuyorlar. Her cuma da “Susam Bülten”i yayımlıyorlar.
Son hafta, Trump’ın ikinci dönemiyle ilgili önemli bir tespitte bulundular.
Trump’ın ikinci dönem başkanlığıyla birlikte ABD’nin küresel stratejisi yeniden gündemin merkezine oturdu. Kasım 2025 tarihli ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesi de yönetimin “Batı yarımkürede Amerikan üstünlüğünü yeniden tesis etme” ve bölgede “kritik coğrafyalara erişimi koruma” hedeflerini açık biçimde vurguluyor. Buna karşılık, onlarca yıla yayılan BM Genel Kurulu oylamalarını kullanan yeni bir analiz, jeopolitik “ağırlık merkezinin” bu açıdan da ABD’den Çin’e doğru kaymakta olduğunu; bunda özellikle Trump dönemlerinde Avrupa’nın ABD’den belirgin biçimde uzaklaşmasının etkili olduğunu gösteriyor.
Buradaki yöntem basit bir “aynı yönde oy verme” hesabı değil. Ülkelerin BM oylamalarında ABD ve Çin’le yıllık bazda ağırlıklandırılmış korelasyon katsayıları hesaplanıyor. Oylar, ne kadar bölücü olduklarına göre ağırlıklandırılıyor. Oybirliğiyle geçen kararlar neredeyse sıfır etki yaratırken, keskin ayrışma yaratan dosyalar en yüksek ağırlığı alıyor. Bu ölçüm, ülkelerin “haklı-haksız” pozisyonunu değil, BM dosyalarında kiminle ne kadar benzeştiklerini gösteriyor.
Sonra bütün ülkeler, ABD’nin (-1), Çin’in (+1) olarak sabitlendiği bir eksende konumlandırılıyor.
Ortaya çıkan tablo ilginç.
Trump’ın ilk döneminde Avrupa’nın ABD’den belirgin biçimde uzaklaştığı görülüyor. İkinci dönemde bu eğilimin daha da netleştiğine dair işaretler var. Yani mesele sadece Washington–Pekin rekabeti değil; Batı içindeki çözülme de en az o kadar belirleyici.
Türkiye açısından ise daha da dikkatli okunması gereken bir veri var. BM oylamalarında “Batı’ya yakınlaşma” gibi görünen sonuç, aslında Batılı ülkelerin Türkiye’nin pozisyonuna yaklaşmasından da kaynaklanabiliyor. Örneğin Kanada, Obama döneminde Türkiye’den oldukça uzak bir çizgideyken, Trump’ın ikinci döneminde Türkiye’ye en çok benzeşen ülkelerden biri haline geliyor. Bu örnek, “yakınlaşma” kadar “uzaklaşma” yönünün de okunması gerektiğini hatırlatıyor.
Bu da bize şunu söylüyor.
Uluslararası siyasette sabit bloklar yok.
Haritalar değişiyor. Eksenler kayıyor. “Kim kime yaklaşıyor?” sorusu bazen “Kim kimden uzaklaşıyor?” sorusundan daha anlamlı hale geliyor.
Trump’ın ikinci dönemi belki de yeni bir Amerikan yüzyılının başlangıcı değil.
Ama kesin olan şu. Dünya artık tek merkezli değil. Ve güç dengesi, oy pusulalarındaki küçük kaymalarla sessizce yeniden yazılıyor.