ÇEKİMLER TAM BİR DUYGU TRENİ GİBİYDİ
◊ Bir projede yolun sonuna gelince, bir rahatlama hissi oluyor mu?
- Evet. Bitince mutlu oldum. “Bitsin de bir daha görmeyeyim” gibi değil, ama... Duygusal olarak tükenmiştim. Yani resmen bitmiştim. Ölüm gibi görünüyordum. Kilo verdim. Tamamen “tamam artık” modundaydım.
- Dizide duygusal seviye sürekli inip çıkıyor. Sahneler arasındaki geçişleri oturtmakta zorlandınız mı?
- Hem evet hem hayır. Çünkü bu, işin bir parçası zaten. Ertesi günün repliklerini çalışırken, aynı zamanda o gün Jess’in “hangi noktada” olduğunu da çözmek zorundaydım. Zordu tabii. Ve duygusal olarak da işi iyice zorlaştırıyordu. Öğle yemeğinden önce, 6’ncı ya da 5’inci bölümü çekerken içini döküyorsun, kalbini ortaya koyuyorsun. Sonra bir bakmışsın, flashback’e geçiyorsun ve bu kez mutlusun. Tam bir duygu treni gibiydi. Ve bu da böyle bir diziyi çekmenin yorgunluğunu artıran şeylerden biriydi.
FATİH ARTIK BENİM AİLEM GİBİ
- Fatih Akın’la çıktığınız sinema yolculuğunda Altın Küre kazanmak nasıl bir histi? O günlere dönünce aklınıza ne geliyor?
- Ah, çok özel bir geceydi. Biz aslında birlikte bir film daha yaptık. Adı “Amrum”. Geçen yıl Cannes’daydık. Gerçekten çok güzel bir film. Birlikte üzerinde çalıştığımız başka bir proje daha var. Hatta Fatih’le bu projeyle ilgili pazartesi günü görüştüm. Fatih artık benim ailem gibi. Hep çok yakın kaldık. Altın Küre kazandığımız o an, o film (In The Fade/Paramparça)... İnanılmaz bir deneyimdi. Kariyerimin ve hayatımın en önemli anlarından biriydi. Altın Küre gecesi, hani “Hollywood hayali” denilen şey galiba...🤔