Ünlü yazar Orhan Kemal’in oğlu Işık Öğütçü: Babam 56 yaşında öldü ama 100 yıllık bir yaşam sürdü
İstanbul’un Cihangir semtindeki Orhan Kemal Müzesi’nde, Türk edebiyatının en büyük yazarlarından birinin çalışma odasındayız. Ölümünün üstünden 56 yıl geçmesine rağmen sanki az önce bir hikaye yazmayı bitirmiş ve çıkmış gibi bir atmosfer var. Orhan Kemal, emektar daktilosuyla kısacık ömrüne hikayeler, romanlar, denemeler, senaryolar dahil 59 eser sığdırmış. Bu odada çocukluğunu geçirmiş bir isimle, Orhan Kemal’in oğlu, müzenin kurucusu, araştırmacı-yazar Işık Öğütçü ile beraberiz…
Işık Öğütçü söze “Müzenin kurulduğu 2000 yılından beri kendimi hiç konuşmadım” diye gülerek başlıyor. Orhan Kemal ile 13 yaşına kadar geçirdiği çocukluk yıllarından sonra Öğütçü müzenin açılmasıyla babasını yeniden keşfetmiş. Onun kıyıda köşede kalmış eserlerini arşiv ve kütüphane araştırmalarından çıkarıp kendi de 13 kaynak ve şiir kitabı olarak 14 kitaba imza atmış. Biz hikâyeyi en baştan dinleyelim… Işık Öğütçü, 1 Kasım 1957’de İstanbul’da Orhan Kemal, gerçek adıyla Mehmet Raşit Öğütçü ile Nuriye Öğütçü’nün en küçük çocuğu olarak doğuyor. Babası, onun dünyaya gelişini günlüğüne şöyle kayda geçiriyor: “957 Türkiye’sinin pahalılığı ile alay eder gibi dördüncü çocuk babası olarak yeni güne giriyorum. Hayırlısı.” Çocukluğu, ailenin Cibali’deki, evinde geçiyor.
‘KONSTANTİN’İN FARELERİ’NİN YÜRÜDÜĞÜ
EV Öğütçü, “Kiralık, iki katlı, mutfağında tulumbası olan, çok eski bir evdi. Çatıdan tıkırtılar gelirdi. Babam ‘Konstantin’in fareleri yürüyor’ derdi’ diye anlatıyor: “1966 yılında bir gece yarısı eve polislerin gelip babamı götürdüğünü hatırlıyorum. Babam 35 gün tutuklu kaldı. Üç yıl sonra beraat edene kadar ‘hücre teşkilatı kurma’ gibi bir suçlamayla tutuksuz yargılandı. Aralarında Bereketli Topraklar Üzerinde, Gurbet Kuşları, El Kızı olan 35’e yakın kitabını Cibali’deki bu evde yazdı. Bu kadar çok yazı yazmasına rağmen ekonomik olarak hep sıkıntıdaydık. Kendi evimize ancak 1967’de babamın ‘72. Koğuş’ eseri tiyatroya uyarlanıp da cebine biraz para girmeye başladıktan sonra Nazım ağabeyimin parasal katkısıyla kavuştuk. Babam, Fikret Otyam’a yazdığı mektupta, ‘Kira derdi düşünmeden oturmak ne büyük keyifmiş’ diye yazmış… Bu keyfi ancak üç yıl yaşayabildi.”