AKİDE, LOKUM, BADEM EZMESİ
Baba-oğul burada, sarayda öğrendikleri tariflerle lokumlar, helvalar, badem ezmeleri, reçeller, baklavalar, sütlü tatlılar yapıyorlar. Erol, “O zaman çikolata yok. Lokumlar da çok çeşitli değil; damla sakızlı, güllü ve portakallı var. Badem ezmeleri için bademler haşlanıyor, kabuğu çıkarılıp kurutuluyor, eziliyor. Sonra havanda dövülüp balla şekerlendiriliyor. Lokum deseniz o zaman nişasta olmadığından unla yapılıyor. Kürekle karıştırılıyor. Ambalaj yok. Dükkânın arkasında yaptıkları ürünler mendillerin içinde verilip satılıyor. Özellikle ramazanda reçelleri yetiştiremezlermiş.”
ZOR USTALARDAN DERSLER... ŞEKER ÇUVALLARINDA UYKU
Güzel günler Birinci Dünya Savaşı’na kadar sürüyor… Savaş ekonomisinde üretim yapacak malzeme yok, alıcılarda da para yok… Üstüne bir İstanbul yangınında dükkânları yanınca baba-oğul memlekete, Kastamonu’ya dönüyor. Çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşıyorlar. Sene 1940’lar olduğunda Cafer Usta’nın torunu Cafer, çalışmak için yeniden İstanbul’un yolunu tutuyor. Henüz 12 yaşında, kendi babasından öğrendiği bilgilerle Tahtakale’de şekerci ve helvacılarda çalışıyor. Hayat kolay olmuyor… Nurtekin Bey anlatıyor: “Yanında çalıştığı maharetli ustalar, gençler işi öğrenmesin diye muazzam baskı yaparmış. Şimdiki gibi evler, oteller de yok, dükkânın arkasındaki şeker çuvallarında uyumuş. Çok büyük sıkıntılar çekmiş.”
‘ALTIN KANAAT ŞEKERCİSİ’
Nihayetinde, 18 yaşına geldiğinde ‘mutfak sanatı’ onda, sermayesi başkasında, üç ortakla Eminönü, Beyoğlu ve Kadıköy’de üç dükkân kuruyorlar. Bir süre bu şekilde devam ettikten sonra ortaklık bozuluyor. Cafer Bey, Kadıköy’deki dükkânı alarak yoluna kendi devam ediyor. Tarihi çarşı içinde tarihi bir bina… Dükkânın adı, içeride altın dolu bir çantayı unutup sonra geri gelen bir kadın müşteriden esinle ‘Altın Kanaat Şekercisi’ oluyor. Bize bu hikâyeyi anlatan Nurtekin Erol, 1949 senesinde ailenin dört çocuğundan ilki olarak Moda’da dünyaya geliyor. Nurtekin Bey, “Kadıköy o zamanlar daha çok ekalliyetin yani Rumların, Ermenilerin ve Yahudilerin yaşadığı bir muhitti. Çok güzel komşuluk ilişkilerimiz vardı” diye anlatıyor: “Hem sanatkârlardı hem şehir hayatına bizden daha adapte olduklarından ticaret hayatında onlardan çok şey öğrenirdik. Dükkânlarını hep çok şık ve bakımlı tutarlardı.”