BÜYÜLÜ COĞRAFYADA ÇOCUKLUK
Çocukluğu büyülü bir coğrafyada geçiyor. Çelik, “Bizim köyden bakınca Kıbrıs’ı görürsün” diye anlatıyor: “Daha çok yavruyken annem, babam beni eşeğe bağlayıp köye gönderirlerdi. Kayalıklara koşardım; inlerin içinde eski zamandan kalma yazılar, çizimler olurdu. Parmağımla onların üstünden geçerdim. En basit tadilat işi sırasında bile nereye el atsanız gümüş sikkeler çıkardı. Biz çocuklara oynayalım diye verirlerdi.”
İLK TUVALİ: EVİN BEYAZ DUVARLARI
Gördüğü güzellikleri evin beyaz kireçten yapılma badanası üzerinde sanata dönüştürme teşebbüsleri ne yazık ki hüsranla sonuçlanıyor: “Küçük kalemlerle duvarlara resim yapardım. Anam babam süpürge sapıyla peşimden kovalıyordu. Dayak yemekten bıkınca kendime başka tuval aradım. Biz yerde yemek yerdik ama evde ufak bir masa vardı. Onun altına resimler yaptım. Orası da keşfedilince parmaklarımla dizimin üstüne resimler yaptım. Buna da yasak gelince gökyüzüne bakıp gözlerimle resimler çizmeye başladım. Bu sefer de ‘Bu çocuk cinlere, erenlere mi karıştı?’ diye beni önce hocalara, o da işe yaramayınca doktorlara götürdüler (gülüyor).”