Medyaya düşen önemli görevler de var
GAZETECİ arkadaşlarımla yaptığım sohbetlerin bir süredir değişmeyen bir başlığı var.
Medyanın durması gereken yer; konumu, bakış açısı…
Aslında mesele basit gibi görünüyor ama cevabı son derece karmaşık bir soruya dayanıyor:
Şiddet haberlerini vermek, şiddeti artırır mı?
Bu soruya net bir “Evet” ya da “Hayır” demek kolay değil.
Medya bir olayı haber yaptığı için o olay doğrudan artmaz.
Ama o olayın nasıl anlatıldığı, ne kadar tekrar edildiği, hangi dil ve hangi tonla verildiği; işte tam da orası toplumun ruh haline dokunur.
Bir cinayet haberi bazen bir bilgi değildir sadece.
Bir atmosfer yaratır, bir duygu üretir.
Diğer yandan şu soruyu da görmezden gelemeyiz.
Medya bu haberleri vermezse biz neyin farkına varacağız?
Kadın cinayetlerini kim konuşacak?
Şiddetin görünmeyen yüzünü kim ortaya çıkaracak?
Yani medya bir bıçak sırtında yürüyor.
Bir yanda gerçekleri saklamamak sorumluluğu, diğer yanda o gerçekleri verirken toplumu karartmamak yükümlülüğü…
Haberleri nasıl verdiğimiz medyanın bence en çok dikkat etmesi gereken detay.
Faili merkeze koyan, onu görünür kılan, hatta istemeden de olsa ‘hikayeleştiren’ bir dil mi?
Yoksa; mağduru, toplumsal yarayı ve çözümü öne çıkaran bir bakış mı?
Bugün belki şunu daha açık konuşma zamanı…
Medya sadece olanı anlatmaz.
Nasıl anlatıyorsa, toplum biraz da öyle hisseder.
Eğer biz şiddeti sadece bir ‘haber akışı’na indirgersek, yarın o akışın içinde insanı kaybederiz.
Ama eğer o haberin içine vicdanı, ölçüyü ve sorumluluğu koyabilirsek işte o zaman medya sadece anlatan değil aynı zamanda iyileştiren bir güce dönüşür.