HERKES BU HİKÂYEDE KENDİNDEN BİR PARÇA BULACAK
- Taylor Sheridan evrenine girmek için nasıl hazırlandınız?
- Aslında Taylor’ın senaryolarında ilginç bulduğum şey, metinlerin tamamlanmış halde gelmesi. Taylor’da okuduğunuz şey büyük ölçüde oynayacağınız şey oluyor. Bence işin en keyifli tarafı da Taylor’ın anlatmak istediğini yakalamak.
◊ Dizide sizin özellikle sevdiğiniz noktalar nelerdi?
- Taylor’ın yazım biçimi sayesinde her şey çok sahici bir yerde duruyordu. Dizide erkek karakterlerin ele alınış biçiminin, kadın karakterlerle çok güçlü bir bağı olduğunu düşünüyorum. Dizinin geçtiği New York ve Montana... İkisi de hikâyenin önemli oyuncuları. Dizideki ailem büyük bir aile trajedisi sonucu kendilerini tamamen yabancı hissettikleri Montana’ya gitmek zorunda kalıyor. Ama orası babalarının sevdiği ve ailesinin görmesini, deneyimlemesini ve anlamasını istediği bir yer. Kendini sudan çıkmış balık gibi hisseden insanların bu süreçte nasıl büyüyebildiğini izlemek gerçekten çok etkileyici. Ayrıca Taylor Sheridan’ın acı yaşayan bir kadına bakışını çok ilginç buldum. Acıyla nasıl başa çıkacağını belki de hiç öğrenmemiş bir aileyi görüyoruz burada. Daha önce böyle bir şey yaşamamış insanlar... Bence pek çok kişi bununla bağ kurabilir. Ben kesinlikle kurdum.
- “The Madison” çok insani duygulara dokunuyor: Kayıp, sevgi ve yeniden başlama... Hikâyede ya da verdiği mesajda sizi kişisel olarak etkileyen bir şey oldu mu?
- Evet, hem de pek çok kez. Şehirde yaşamışsanız ya da kırsalda yaşamışsanız ikisinin de size neler sunduğunu bilirsiniz. İkisinin de sizi nasıl sınadığını, nasıl dönüştürdüğünü anlarsınız. Hikâye birçok insanın kendinden bir parça bulabileceği bir şey. O yüzden bu proje benim için sadece sahici bir işin parçası olmak değildi; aynı zamanda ilişkiler açısından da taze, farklı bir şeyin içinde yer almak demekti. Özellikle Preston ve Stacy arasındaki ilişki bana çok iyi geldi. Uzun zamandır ekranda böyle bir ilişki görmediğimi düşünüyorum.
Bu projede çok güçlü bir bağ hissettim
- Kendinizi şehir mi yoksa doğal hayat adamı mı görüyorsunuz?
- 26 yaşımdayken Colorado’ya taşındım. 23’üme kadar profesyonel beyzbol oynadım. Oyunculuk da 10 yaşımdan itibaren hayatımdaydı. Bu yüzden hayatımın büyük bir kısmı Los Angeles’ta geçti. O tarafı tam anlamıyla şehir hayatıydı. Ama ailem Maineli. Hayatımın ilk yılları da öyle bir ortamda geçti ki o his hiç içimden çıkmadı. O yüzden sanırım doğduğum andan itibaren içimde biraz taşra ruhu vardı.
Ama şehirde de yaşamış biri olarak, iki dünyanın da insana neler verebildiğini çok iyi anlıyorum. İkisinin de insanı farklı şekillerde zorladığını, insanın kendini tanımasına başka başka katkılar sunduğunu düşünüyorum. Dizideki kadınlar çok güçlü, şehirli bir güçleri var. Erkekler de çok güçlü ama onlarınki daha taşralı. Bunlar bir araya gelmeye başlayınca, ortaya mizah için harika bir alan çıkıyor.
- Bu gerçekten çok nadir rastlanan bir şey. Güçlü kadınların bulunduğu bir ailede, duygusal bir baba figürünü görmek diziye farklı ve keyifli bir hava katmış...
- Ben bir senaryo okuduğumda önce tek bir şeye bakarım: İşliyor mu, işlemiyor mu? Kendimi seyirci yerine koyarım. İlk anda ne hissettiysem, ona dönmeyi severim. Çünkü bence en dürüst tepki orada saklı. Bu projede de çok güçlü bir yakınlık hissettim. Hatta Preston karakteri, bugüne kadar oynadıklarım arasında bana en çok yaklaşan oldu. Ben de bu tarafımı Michelle ve dizi için ortaya koymak istedim.🙄