GÜNEY KORELİ OLARAK BÜYÜK GURUR DUYUYORUM
* Kariyerinizin büyük bölümü Amerika’da ve Amerikan projelerinde geçti. Ama artık Güney Kore’den çıkan sanatçılar ve projeler tüm dünyada ses getiriyor. Bu başarıyı nasıl açıklıyorsunuz?
- Lee Sung Jin: Güney Koreli olarak büyük gurur duyuyorum. Güney Kore’de doğdum, ilkokula orada gittim. Küçücük bir yarımadanın kültürel anlamda bu kadar büyük bir etki yaratması gerçekten dikkat çekici.
Ben de sık sık düşünüyorum, doğru cevabın ne olduğundan emin değilim. Muhtemelen bunun arkasında birçok farklı etken var. Kendi adıma konuşabilirim, bütün Güney Koreli sanatçılar adına değil. Korece ‘Han’ diye bir kavram var. İngilizcede tam bir karşılığı yok. İçinde hüzün var, var oluşsal bir ağırlık var, aynı zamanda öfke ve intikam duygusu da taşıyor. Hepsinin bir arada olduğu çok derin bir duygu hali.
‘Han’ duygusu, Kore televizyonu ve sinemasının her zaman bir parçasıydı. Ama bugün, benim gibi Koreli sanatçılar bunu daha özgür ve daha güçlü bir şekilde ifade etme imkânı buluyor. Sanırım ‘Han’ duygusu dünya çapındaki izleyicilerde de karşılık buluyor. Belki de eski sistemler artık işleyemez hâle geldi ve dünyanın birçok yerinde insanlar kendi hayatlarına benzer duyguyu hissetmeye başladılar.
UZUN ZAMANDIR İŞLERİNİ HAYRANLIKLA TAKİP EDİYORDUM
* Gerçekten olağanüstü ve çok güçlü bir ekip var. Oscar Isaac, Carey Mulligan, Cailee Spaeny ve Charles Melton’la çalışmak nasıldı?
- Lee Sung Jin: Bu tam anlamıyla bir showrunner’ın hayali. Ben genelde karakterleri, kimin için yazdığımı bildiğim zaman daha iyi yazıyorum. Boşluğa yazar gibi karakter kurmak benim için gerçekten zor. Charles Melton, ulaşmak istediğim ilk isimlerden biriydi. “May December”daki performansını izledim ve gerçekten büyülendim.
Gold House adlı organizasyon, Charles’ın o performansını kutlamak için bir akşam yemeği düzenliyordu. Ben de Gold House’un başındaki Dean Chan’e e-posta attım ve “Beni bu yemekte Charles’ın yanına oturtabilir misin? Çünkü ona ikinci sezonun tamamını anlatmak istiyorum” dedim. Sağ olsun masada bazı düzenlemeler yaptı.
Bütün akşam telefonumu elimden bırakmadım. Charles için küçük bir PowerPoint sunumu hazırlamıştım. Telefondan slaytları göstererek ona projeyi anlattım. Gecenin sonunda kabul etti.
Oscar, Carey ve Cailee’ye gelince... Ben zaten uzun zamandır işlerini hayranlıkla takip ediyordum. Birkaç tane 3 saatlik Zoom görüşmesi yaptık. Birbirimizi tanıdıkça ve aramızda güven oluşunca, onlar da bu temaları keşfetme konusunda çok heyecanlandılar.
HER MANŞET, SİSTEMİN GERÇEKTEN BOZUK OLDUĞUNU HATIRLATIYOR
* Bugünlerde ‘sistemin baştan bozuk olduğu’ fikri sanki çağın ruhuna dönüşmüş gibi. “Beef”in ikinci sezonunda daha çok bir karamsarlık duygusu mu, yoksa bir değişim umudu mu var? Yoksa ikisi birden mi?
- Lee Sung Jin: Evet, ortada ciddi bir karamsarlık var. Telefonumuza her baktığımızda yeni bir haberle karşılaşıyoruz ve sanki her manşet, sistemin gerçekten bozuk olduğunu yeniden hatırlatıyor.
Biz bu sezonu yazar grevinin hemen ardından kaleme almaya başlamıştık. O dönem bugün duyduğumuz şeylerin yarısı bile gündemde değildi. Şimdi ise tablo giderek daha da kötüleşiyor. O yüzden hepimizin mücadele ettiği ortak bir karanlık, ortak bir sıkışmışlık hissi var. Ama ben işi sadece o noktada bırakmak istemedim. Finaldeki o son görüntüyü izleyince daha iyi anlayacaksınız.
Lee Sung Jin - Charles Melton