Aldığımız Nefes’e dikkat
Sinema bazen büyük laflarla değil, boğazımıza düğümlenen o küçük suskunluklarla konuşur.
“Aldığımız Nefes” tam da o yerden sesleniyor, söylenemeyenlerin, bastırılanların, içimize çekip taşıdıklarımızın hikâyesi olarak çıkıyor karşımıza.
Şeyhmus Altun’un ilk uzun metrajı olması bir detay gibi durabilir ama aslında filmin ruhunu anlamak için anahtar.
Çünkü bu film kişisel bir hafızanın sinemaya dönüşmüş hali gibi.
Yönetmenin kendi içinden çıkardığı bir hikâyenin izini sürüyorsunuz, bu yüzden her sahne biraz daha gerçek.
2000’lerin başında, bir Anadolu kasabasında geçen hikâye, bir kimya fabrikası patlamasıyla başlıyor.
Ama aslında asıl patlama dışarıda değil içeride oluyor.
Defne Zeynep Enci’nin canlandırdığı 10 yaşındaki Esma dumanın sadece gökyüzünü değil, çocukluğunu da kapladığı bir yerde ayakta kalmaya çalışıyor.
Yangın dinmiyor, çünkü o yangın sadece fiziksel değil; travmanın, kaybın ve suskunluğun yangını.
Bu tür hikâyelerde en kolay tuzak, duyguyu abartmak olur.
Ama “Aldığımız Nefes” tam tersini yapıyor.
Bağırmıyor, fısıldıyor.
Ve belki de bu yüzden daha çok etkiliyor.
Çünkü hepimiz biliyoruz: İnsanı asıl şekillendiren şeyler, yüksek sesle söyledikleri değil, içinde biriktirdikleridir.
İstanbul Film Festivali’nin en çok konuşulan filmlerinden olan, ulusal ve uluslararası pek çok ödül kazanan “Aldığımız Nefes” yalnızca bir felaket🤨
anlatısı değil; çocukluk, hafıza ve sessizlik üzerine bir yüzleşme.
Ve filmle birlikte özellikle 10 yaşındaki Defne Zeynep Enci’nin devleşen, samimi, derinden etkileyen oyunculuğuna dikkat çekmek istiyorum.
İleride adını sıkça duyacağımıza eminim, sağlam bir oyuncunun ayak sesleri bunlar, takipte kalalım.