350 milyon kişi Tulsa King’i izledi
Taylor Sheridan’ın yarattığı komedi ve suç draması “Tulsa King”in üçüncü sezonu için başrol oyuncusu Sylvester Stallone ile buluştuk. İkonik aktör, şöhretin sarhoş edici tarafı, aileyi neden artık işinin önüne koyduğu, ölümün kıyısından dönmenin insanda nasıl bir uyanış yarattığı ve hâlâ niçin çalışmaya devam ettiği hakkında samimi açıklamalar yaptı.
Önünüzde sekiz yeni proje var. “Tulsa King”in dördüncü sezonu da gündemde. Çok ciddi bir takvimden bahsediyoruz. Kariyerinizin bu döneminde sizi ileriye taşıyan şey ne?
- Aşk. Bu işe duyduğum sevgi. Hâlâ içimde büyük bir tutku, büyük bir hırs var. Sanırım kariyerimde bu kadar şanslı olmamın sebeplerinden biri de buydu.
Beni bugün hâlâ motive eden şey ise daha iyisini yapma isteği. Daha samimi, daha duygusal, daha manevi işler ortaya koymak istiyorum. Hayatımda, zihnimde çok güzel şeyler oluyor. Bunun adı galiba, gerçekten neyin önemli olduğunu anlamanın bilgeliği. İnsan dönüp bakınca “Keşke bunları 60 yıl önce bilseydim” diyor. O yüzden artık bu dönemde, hayatın içine mümkün olduğunca çok yaşam sığdırmaya çalışıyorum.
Gişede 1 numara olan filmler... Şimdi de televizyonda çok sevilen bir diziniz var. Bu kadar uzun süre kültürel etkinizi korumanızın sırrı nedir?
- Böyle bir sır olsaydı, onu şişelere doldurur, milyarlarca dolar kazanırdım. Bir sır yok. Mesele doğru zamanda, doğru seyirciye, doğru hikâyeyle ulaşabilmek.
Mesela “Rocky”nin finalini düşünün. Bir tarafta fiziksel enerji var; dövüş, mücadele... Bir tarafta müzik var; işitsel olarak sizi içine alan o duygu... Bir tarafta da görsel ve duygusal bir taraf var. Bütün bunlar aynı anda gerçekleştiğinde etkisi inanılmaz güçlü oluyor. Aşkı görüyorsunuz, müziği duyuyorsunuz; o fiziksel yorgunluğu, morlukları, bedendeki mücadeleyi de hissediyorsunuz. Ve o “Seni seviyorum” anı... Yani onu tam bir roketin havalanma anında yakalıyorsunuz. 1 saniye sonra ise o roket dünyaya doğru düşmeye başlıyor. Böyle anlar çok nadir olur. Ama ben kariyerimde bu tür anları yaşayacak kadar şanslıydım.
* Dizideki karakteriniz Dwight Manfredi sürekli hayatını yeniden kuran, baştan başlayan biri. Hollywood’da geçen onca yıldan sonra bu sizde de karşılığı olan bir şey mi?
- Kesinlikle. Bazen ben de kendime soruyorum: “Ne kadarı yeterli? İnsan kendini kanıtlamaya çalışmayı ne zaman bırakır?” Cevap şu: Asla. Çünkü aslında başka seçeneğiniz yok.
Şunu fark ettim; balığa gidebilecek biri olsaydım, giderdim. Başka bir şey yapabilecek biri olsaydım, onu yapardım. Ama ben diyalog öğrenmeyi seviyorum. Kulağa çılgınca gelebilir ama beyninizi çalıştırıyor. Alt metni, imayı, sözlerin arasındaki o gizli anlamları seviyorum. Beni işin içine çeken şey bu. İnsanı diri tutan da tam olarak bu meydan okuma. Çünkü fiziksel olarak ister istemez biraz dağılmaya başlıyorsunuz. Ben de pek sağlam sayılmam. Ama beyin başka. O, gelişmeye devam edebilen bir kas.
* Dizide drama, gerilim ve mizahi tonu dengelemek için yazarlar ve yönetmenlerle nasıl çalıştınız?
- Bu çok zor bir denge. Çünkü işin içinde ego da var ve bu hassas bir mesele. Bir yazarın egosunu da, kendi egonuzu da yerle bir edebilirsiniz. Ben bu işi hayatım boyunca yaptığım için bir yazara ne zaman sert davranmak gerekir, ne zaman daha nazik yaklaşmak gerekir öğrendim.