Adeta günah çıkarıyor
Giuliano da Empoli’nin kendisine 2022 yılında Fransız Akademisi Büyük Roman Ödülü’nü kazandıran çalışması ‘Kremlin’in Büyücüsü’ (‘Le Mage du Kremlin’, bizde Ayrıntı Yayınları’ndan çıktı), Olivier Assayas tarafından sinemaya uyarlandı. Yapımın senaryosunu Assayas, gazeteci-yazar Emmanuel Carrère’yla birlikte kaleme almış.
Kurgusal bir karakter olarak karşımıza çıkan Baranov’un esin kaynağının Putin’in bir zamanlar danışmanlığını üstlenen ve sonradan sahneden çekilen Vladislav Surkov olduğu yazılıp çizildi. Başlarda avangart bir sanatçı, sonradan televizyon yapımcısı kimliğiyle yürüyen Baranov odağında ‘Kremlin’in Büyücüsü’ tüm donanımına, ahlaki açıdan doğru noktalar eşliğinde büyütülen bir değer olmasına karşın Putin’in iktidarını sağlamlaştırma yolunda attığı adımları yer yer seyreden, yer yer de yanında pozisyon alan bir ‘Makyavelist’in hikâyesini aktarıyor. ‘Kursk denizaltı faciası’yla başlayan akışta Çeçenya’ya yönelik operasyonlar için gerekçe gösterilen Moskova’daki bombalama eylemleri, Ukrayna’da Maidan Meydanı’ndaki gösterilerde Rus keskin nişancılar tarafından öldürülen masum insanlar, Kırım’ın işgali vs. süreçlerinde Baranov bizatihi tüm eylemlerin ve uygulamaların içinde var. Her kesimden temsilcilerle buluşup onları provoke ediyor, ‘Gece Kurtları’ çetesini Ukrayna’daki şiddet olaylarında kullanıyor, Putin’in maşası olarak her siyasi ve toplumsal faaliyetin içinde boy gösteriyor. Gözden düştüğü dönemde de evinde ağırladığı Rowland’a yaşadıklarını aktarırken bir anlamda günah çıkarıyor.
Olivier Assayas’ın yapıtı, politik olarak Batılı liberal bir görüşün peşine düşüyor; Baranov anlatıcı olarak elbette Sovyetler Birliği’ndeki yapıyı kötülüyor, bu açıdan filmin antikomünist bir yaklaşımı var. Ama hikâye ‘Putin döneminde eski zamanlar bile aranıyor’ demeye getiriyor. Putin’in gizli yüzü, Amerikalı Rowland’a içini ve geçmişini dökerken “Sovyetler döneminde kimse güvende değildi, şimdi Rusya’da da öyle”, “Batılılar için para önemlidir, Rusya’daysa iktidara yakınlığınız, güç tamamen farklı bir şeydir” türünden tespitlerde bulunuyor. Gorbaçov ve Yeltsin’den sonra çığırtkanlarla dolu bir ortama sert, az konuşan, mesafeli bir liderin hâkim olmasının halk açısından önemli olduğuna vurgu yapıyor ve Putin’in bu durumu şöyle ifade ettiğini aktarıyor: “Nobel Barış Ödülü’nü değil, Rusya’da düzeni yeniden sağlamak istiyorum.”
‘Kremlin’in Büyücüsü’nün en önemli avantajlarından biri kadrosu. Vadim Baranov’da -Tarantino’nun beğenmediği aktör- Paul Dano’yu izliyoruz, bence gayet iyi bir performans ortaya koymuş. Putin’e Jude Law hayat vermiş; hınzırca bakışlarla Rus lideri yer yer sempatik kıldığı söylenebilir. Rowland’da Jeffrey Wright var. Hikâyenin vicdani merkezi konumundaki, politik ve insani yanlışları açıkça ifade eden Ksenia’da Alicia Vikander’i izliyoruz. Kariyerinin büyük bölümü Türkiye’de geçen, Efes, Fenerbahçe ve Telekom’da forma giyen Letonyalı eski basketbolcu Kaspars Kambala da motosiklet çetesinin lideri Alexander Saldostanov’u oynuyor. Putin’i iktidara taşıyan ama sonradan sürgünde yaşamak durumunda kalan Boris Berezovsky’yi Will Keen canlandırmış.
‘Kremlin’in Büyücüsü’ yer yer klasik bir anlatımın peşine düşüyor ama kameranın gezindiği tüm mekânlar, yapılar, sokaklar, caddeler parti devletinden çok herkesin önünde eğildiği bir liderin yarattığı klostrofobinin izlerini yansıtıyor
Film boyunca Putin, yandaşları tarafından ‘Çar’ olarak nitelendiriliyor. Sovyetler sonrasının ve Putin döneminin sinemadaki sosyolojik bakışlar eşliğinde en derin ifadelerini, yaşanan toplumsal çürümeyi Andrey Zvyagintsev’in yapıtlarında fazlasıyla görmüştük. ‘Kremlin’in Büyücüsü’ aynı siyasi coğrafyaya Batı’dan bakıyor ve ister istemez yüzeysel yaklaşıyor. Ama elbette kimi doğru tespitleri var. Filmi izlerken şu soru da zihinlerde iyice beliriyor: Tamam, Putin’i sürekli liderlere ihtiyaç duyan bir toplum yarattı, başa geçirdi; peki, ya Trump gibi akıldan yoksun bir faşisti liberal olduğunu iddia eden bir toplum, hem de ikinci kez nasıl baş tacı yaptı?