Bu hikâyenin temelinde de aslında o fikir vardı: İyi bir takım arkadaşı olmayan bir adam, iyi bir takım arkadaşı maskesini takarsa ve sonunda gerçekten iyi bir takım arkadaşı olursa?
KENDİMİ PATRON OLARAK GÖRMÜYORUM
* Peki, bir projede hem oyuncu hem de patron olmak nasıl bir deneyim?
- Sert bir patron değilim, öyle söyleyeyim. Kendimi hiçbir şekilde “patron” olarak görmüyorum. Daha çok herkes için moral veren, onları destekleyen biri gibi görüyorum.
Bir film ya da dizi yaparken ortaya çok ilginç bir ekosistem çıkıyor. Bu ortam egolara ve güvensizliklere karşı çok hassas. Bazen insanların en iyi yanlarını ortaya çıkarabiliyor, bazen de en kötü yanlarını. Sette her zaman herkes aynı yöne bakıyor mu, hepimiz harika bir şey yapmak için odaklandık mı diye bakıyorum.
Bu diziyi çekerken en sevdiğim şeylerden biri de buydu. Herkes sete gelip gerçekten en iyisini yapmak istiyordu. Üstelik hepsi çok iyi insanlardı. Sette gerçekten çok güzel bir enerji vardı. Her departman şefi, her yazar, her oyuncu, her ekip üyesi yaptığınız şeye gerçekten inanıyorsa ve herkes işe mutlu geliyorsa, bunun gibi bir şey yok. Sanırım benim görevim de o ekosistemin sağlıklı kalmasını, iyi beslenmesini sağlamaktı.
* Geçmiş deneyimlerimizle tanımlanmak, insanın kendine ikinci bir şans vermesi ve yeniden başlama ihtimali... Neler söylemek istersiniz bu konularda?
- Bu karakteri oluştururken sanırım en çok “cancel culture”ın (linç kültürü) nasıl işlediğini analiz ettik. Çoğu zaman şöyle oluyor: Hayatınızda bir olay yaşanıyor ve sonra o an tekrar tekrar, tekrar tekrar izletiliyor. En sonunda o olay sizi tanımlayan şeye dönüşüyor. Sizi en çok temsil ettiği düşünülen şey haline geliyor. Dünya sürekli o olayı üzerinize yapıştırdığında, bir süre sonra bu sizin kimliğiniz oluyor. O şey sizi tanımlıyor.
Aslında bütün bu dizi, sadece “Özür dilerim” demek isteyen bir adam hakkında. Ve bu herkes için zor bir şey. Özellikle de insanların sizi birkaç saniyelik sosyal medya görüntüsüyle, hayatınızın en kötü anıyla tanımladığı bir çağda...