Artık her şey hem maddi hem manevi açıdan daha zor.
Alışverişte bayram neşesi yerini, “kartın limiti yetecek mi” endişesine bıraktı. Bir tepsi baklava altın fiyatları ile kapışıyor. Harçlık hesabı, market hesabına evirilmiş durumda.
E, manevi açıdan da kuşaklar arası bağın eskisi kadar kuvvetli olduğunu söyleyemeyiz: “Bağlantı var ama bağ yok.”
Çoğumuzun ilk sorusu şu: “Kaç gün tatil var?”
Artık bayram, çoğumuz için “şehirden kısa süreli kaçış paketi.” Oteller dolu, havalimanları kalabalık, yollar kilit. Adeta “kavimler göçü” yaşanıyor.
Kimseyi suçlayamıyorum da. Çünkü insanlar gerçekten yoruldu.
Büyükşehirlerde hayat, nefes almadan akıyor. Haftada 6 gün çalışan, trafikte ömrünü tüketen, zihni sürekli alarm veren bu insanlar birkaç günlük tatili “kendine ait zaman” olarak görmek istiyor.
Ama bu yorgunlukla birlikte bir şeyleri de sessizce kaybettik: “Biz” olma duygusunu.
Eskiden bayram sofralarında ses vardı.
Şimdi masada herkesin önünde telefon var.
Aynı evin içinde birbirine “iyi bayramlar” yazıp Instagram hikâyesi beğenen bir nesle dönüştük.
Kapı kapı dolaşılan mahallelerde şimdi “toplu mesaj” dönemi yaşanıyor:
Tam dijital çağ işi.
Belki de bu yüzden yine aynı cümleyi kuruyoruz:
“Ah! Nerede o eski bayramlar?”
Yine de tamamen umutsuz olmak istemiyorum. Belki eski bayramları birebir geri getiremeyiz ama en azından o hissi tamamen kaybetmemek hâlâ elimizde.
Bu bayram, telefonu masaya ters koyup sevdiklerimizin gözünün içine bakmakla başlayabiliriz mesela.