Reddit’teki fine dining topluluklarında insanlar artık açık açık şunu yazıyor: “Bana 18 tabak vermeyin, olduğum yeri anlatın.” Bu cümle aslında bütün dönüşümü özetliyor. Bir başka ilginç gelişme de New York’ta yaşanıyor. Birçok restoran pahalı tadım menülerini bırakıp yeniden paylaşılabilir, seçilebilir ve daha rahat menülere dönüyor. Çünkü insanlar artık akşam yemeğinde özgürlük istiyor. Önüne ne gelirse yemek zorunda olduğu, saatler süren, yorucu deneyimler yerine kendi ritmini kurabildiği sofraları tercih ediyor.
Geçen günlerde ben de bunu çok güçlü biçimde hissettim. Bayramda Türkiye standartlarının oldukça üzerinde bir mimariyle Kaz Dağları eteklerine kurulmuş etkileyici bir şaraphane olan V’Asbos’a gittim. Gerçekten büyük emek verilmiş bir yer. Yapının dili, bağların içindeki konumu, mekânın atmosferi... Hepsi çok güçlü. Ama restoranına oturduğumuzda önümüze bir tadım menüsü kondu, başka bir seçenek olmaması ilginçti. Yanımda 80 yaşına yaklaşmış annem ve babam vardı. Ve o an şunu düşündüm: Gastronomi deneyimi dediğimiz şey herkes için gerçekten aynı mı?
Çünkü benim annemin heyecanlandığı sofra başka. Babamın mutlu olduğu yemek başka. Onların gastronomiden anladığı şey tütsülenmiş köpükler, mikro filizler ya da üç lokmada biten tabaklar değil. İyi pişmiş bir et. Gerçek tadı kaybolmamış bir domates. Doğru olgunlaştırılmış peynir. Karakterli zeytinyağı. Ve dürüst olmak gerekirse artık ben de biraz bunu özlüyorum. Çünkü bugün gastronominin en büyük problemi bence teknik değil, aidiyet eksikliği. Bir noktada restoranlar şeflerin kendilerini anlattığı alanlara dönüştü.