Neden görünmeden çıkmak istiyorlardı ki?
Neyse, biz de erkenden stada gitmeye karar verdik. İyi ki de öyle yapmışız.
Stada yaklaştıkça kalabalık büyüdü. Akın akın, her yönden Türk taraftarlar yürüyordu.
70 bine yakın seyircinin olduğu statta çoğunluk Türk taraftardı.
Her yer kırmızı-beyazdı.
İçimiz gururla doldu.
Arkamızda maçı izleyen gençler Almanya’dan gelmişlerdi. Maç boyunca hiç susmadan tezahürat ettiler. Taraftar susunca “Susmayın. Hadi destek olun. Eleniyoruz” diye bağırdılar.
Gurbetin ortasında Türkiye yaratmıştık. Stada yürürken, tribünde, otelde, sokakta...
Ama olmadı. Sanki dünya başımıza yıkıldı.
Belki çok umut bağlamıştık. Belki çok inanmıştık. Belki de o gol sevincine hepimizin ihtiyacı vardı.
Çünkü oraya gelen herkes büyük fedakârlıklarla gelmişti.
Bilet fiyatları çok yüksekti. Uçaklar, oteller, yol masrafları, yemek, içmek...
Kimsenin gözünde masraf yoktu gerçi. O bayrağın etrafında birleşmeye gitmiştik. Los Angeles’tan çıkmadan önce Nike mağazalarında Türkiye forması aramıştım.
Birkaç gün önce gördüğüm tüm formalar tükenmişti.
Mağaza çalışanları Türk formalarının inanılmaz ilgi gördüğünü söyledi.
Milli Takımımız konuştuğum birçok yabancı “Türkiye iyi takım” diyordu.
Belki de bu yüzden hayal kırıklığı çok derinleşti.
Sahada 10 kişi kalan Paraguay’ı yenememek, bu kadar erken veda etmek...
Turnuvaya çok zor şartlarda gelen İran’ı düşündükçe içim daha da burkuluyor.
Verdikleri mücadeleyi görünce, Dünya Kupası’nda futbolun aynı zamanda ülkenin gururunu temsil ettiğini daha iyi anlıyorum.